<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?><?xml-stylesheet type='text/xsl' href='http://frrmack.spaces.live.com/mmm2008-07-24_12.50/rsspretty.aspx?rssquery=en-US;http%3a%2f%2ffrrmack.spaces.live.com%2ffeed.rss' version='1.0'?><rss version="2.0" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:msn="http://schemas.microsoft.com/msn/spaces/2005/rss" xmlns:live="http://schemas.microsoft.com/live/spaces/2006/rss" xmlns:dcterms="http://purl.org/dc/terms/" xmlns:cf="http://www.microsoft.com/schemas/rss/core/2005" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"><channel><title>Genç Frrmack'ın Istırapları</title><description>Solan Kasımpatları ve Zeytin İçli Tramvaylar Üzerine Mırıldanmalar</description><link>http://frrmack.spaces.live.com/</link><language>en-US</language><pubDate>Thu, 04 Sep 2008 15:57:42 GMT</pubDate><lastBuildDate>Thu, 04 Sep 2008 15:57:42 GMT</lastBuildDate><generator>Microsoft Spaces v1.1</generator><docs>http://www.rssboard.org/rss-specification</docs><ttl>60</ttl><live:identity><live:id>2253160548959960177</live:id><live:alias>frrmack</live:alias></live:identity><image><title>Genç Frrmack'ın Istırapları</title><url>http://blufiles.storage.live.com/y1pMFxftWgwiuwXKM6WslxX6S-6M8uccQjgJZUJ5MqNA6YOkjwDmWslEjfGpQ1LnmkMgOK_3nmsems</url><link>http://frrmack.spaces.live.com/</link></image><cf:listinfo><cf:group ns="http://schemas.microsoft.com/live/spaces/2006/rss" element="typelabel" label="Type" /><cf:group ns="http://schemas.microsoft.com/live/spaces/2006/rss" element="tag" label="Tag" /><cf:group element="category" label="Category" /><cf:sort element="pubDate" label="Date" data-type="date" default="true" /><cf:sort element="title" label="Title" data-type="string" /><cf:sort ns="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" element="comments" label="Comments" data-type="number" /></cf:listinfo><item><title>İtalya'da Bir Fransız</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!199.entry</link><description> Bir İtalyan kasabası. Luigiler ve Guiseppelerle dolu, ama Mariaları da
eksik olmayan bir kasaba. Taş sokaklı bir Akdeniz köyü. Geceden kötü
bir şeyler olacağı seziliyor. Kasaba halkı korkuyla evlerinde bekliyor.
Eyvah geliyor, geliyor, bekliyorlar. Gündüz olunca gelecek. Ama ne
gelecek?&lt;br&gt;&lt;br&gt;Gün doğuyor, öğle oluyor, çok korkutucu. Şeytani bir
şey geliyor, hakikaten de geliyor. Köy halkı bunun kulağına doğru bir
şey tutuyor, ne tutuyor? Kedi tutuyorlar, kulağına kedi tutuyorlar
sürekli. Çok saçma bir şey. Uff, çekin şunu yahu diyor Şeytan. İşte
burada kahraman Luc fırlıyor kalabalığın içinden. Zırhlı mırhlı ama
çevik mi de çevik bu Luc. Hele kıvrak zekası ve hazırcevaplığı dillere
destan.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Hahaa! diyor Luc. Niye kedi tutuyorduk sanıyorsun ha?
Çünkü kedi tutulduğu zaman Şeytan ölümsüzlüğünü yitirir de ondan! Şimdi
seni vurduk mu ölüvereceksin.&lt;br&gt;&lt;br&gt;İştee! diyor ve çekiyor
tabancasını Luc. Çekiyor tetiği, çekiyor tetiği ama bir türlü olmuyor.
Yok, kedi meselesinde yanılmış olamaz. Kedi işi doğru, orası kesin. Ama
anlamıyor, niye olmuyor? Tabanca ateşlemiyor.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Hahaa! diyor Şeytan. Gördün mü, işe yaramaz.&lt;br&gt;&lt;br&gt;O
anda anlıyor bizimki. Hahaa! diyor. Olur mu? Silahı çekmemiştim de
ondan! Meğer Luc silahı değil de horozu çekmiş, tetiğe bastıkça tabanca
ateşleneceğine horoz ötmekteymiş!&lt;br&gt;&lt;br&gt;İştee! diyor Luc, çekiyor
silahı. Bang! diyor ateş alıyor silah. Hiçbir şey olduğu yok şeytana.
Haydaa! diyor Luc. Niye olmadı? Kediden şüphesi yok. Kedi hikayesinden
yüzde yüz emin.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Şeytan diyor ki, Üzgünüm Luc. Ama öğleden sonra
4 oldu. Hava kızlımsı, enfes, görüyor musun?&lt;br&gt;Güneş batıyor, leziz mi
leziz bir akşam güneşi bu.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Tüh ya! diyor Luc, saat öğleden sonra olursa kedi artık işe yaramaz.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Evet,
diyor Şeytan, maalesef. Lümbürdenek yutuveriyor Luc'u. Kediyi de yiyor,
köyü de yiyor. O gece sabaha kadar hazımsızlık çekiyor Şeytan. Şu
çılgın Fransız Luc'le arkadaş gibiydiler çünküm. Böylelerinin hazmı
nispeten zor oluyor. &lt;br&gt; &lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+%c4%b0talya'da+Bir+Frans%c4%b1z&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!199.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!199.entry</guid><pubDate>Mon, 29 Oct 2007 02:19:13 GMT</pubDate><slash:comments>1</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!199/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!199.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2007-10-29T03:31:53Z</dcterms:modified></item><item><title>Kocaman Namık ile Gergedan Prenses</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!189.entry</link><description>Namık çocukken annesi, babası, keçi ve gergedanla aynı evde büyüyordu. Annesi ve babası yeter artık daha fazla büyümemesini söylüyor, keçi be-eeliyor, gergedan gergiyordu. Fakat Namık duramıyordu. Kafası tavanı delip patlatıyor, boyu uzamaya, bedeni genişlemeye devam ediyordu. Evde Namık'ı en çok gergedan seviyordu. Bu gidişatın Namık için hayırlı olmayacağını içinde bir yerlerde, en derinlerde sezmişti. Sevgili oyun arkadaşını kurtarmak için bacağından yukarı doğru tırmanmaya başladı. Bunu gören keçi peşinden atladı, gergedanı takibe koyuldu. Çocuklarından vazgeçmeyen anneyle baba da keçinin ardından yola çıktılar. Fakat Namık'ın büyüme hızı, kurtarmak için tırmanan grubun hızını aşıyordu. Buna rağmen kurtarma konvoyu, içlerindeki sevginin sıcaklığına sarılıyor, ilerlemekten vazgeçmiyordu. Her biri Namık'ı ümidi kesemeyecek kadar çok seviyordu. O yüzden düştüler yola, devam ettiler tırmanmaya. Yolda gergedan ve keçi artık çok genişlemiş bacakta biten otları yiyor, anneyle baba da keçinin sütüyle besleniyordu. Geceleri kıvrılıp yatıyorlardı, anneyle baba bazen ses çıkarmadan sevişiyorlardı. Yıllar böyle geçerken keçi yaşlandı, anneyle babanın iki yeni çocuğu oldu. &amp;quot;Bir gün en tepeye varacağız, ağabeyinizi kurtaracağız&amp;quot; diyorlardı onlara. Çocuklara iyi beslenebilmeleri için yavaş yavaş keçiyi yediriyorlardı, bir gün artık keçiden geriye bir şey kalmadı. Başka bir gün de anneyle baba artık yürüyemeyecek kadar halsiz düştü, biz burada yatalım, dinlenelim artık dediler. Çocuklar ağabeylerine ulaşmanın imkansızlığını, yukarıya varsalar da artık yapacak bir şey kalmadığını farketmişlerdi, biri geri dönmek için aşağıya yöneldi, biri ise o yolu da çok uzun bulup hemen oracığa bir kürkçü dükkanı açtı. Artık bu kocaman ülkede başkaları da vardı, ne avlayıp kürkünü yüzecek hayvan ne de kürkleri satacak müşteri bulmakta zorlanıyordu. Ama gergedanın inadı inattı. Bunca yıl sonra bile Namık'tan vazgeçmeyi kabul etmiyordu. Attığı her adımda gözleri yaşarıyor, geçen zamana rağmen en sevdiği arkadaşını yürekten özlemesi geçmiyordu. Bu hırsıyla vara vara sonunda kocaman Pipi'ye vardı. Bu devasa yaratığın bir ucundan diğer ucu görünmüyordu, üzerinde kentler, devletler kuruluydu. Fakat gergedan Pipi'nin Namık'ın bir parçası olduğunu biliyor, bu yüzden sesini içinde duyabiliyordu. Pipi ona şöyle dedi: &amp;quot;Güzel Gergedan, nice yıldır bir eş dilerim, fakat yalnızlıktır lanetim. Sevecek birini bulsam, kendimi teslim edeceğim. Yardım et güzel Gergedan, sensin bir tek beni anlayan.&amp;quot; Gergedan da Pipi'ye şöyle cevap verdi: &amp;quot;Nyooorghh ghh&amp;quot;. Pipi gergedanca bilmiyordu, ama gergedanın sevgiyle dolu temiz kalbini bütün açıklığıyla görüyordu. Namık'a olan aşkı, gergedanı da kocaman yaptı, bir anda o küçük gergedan, devasa bir prensese dönüştü. Prensesi gören Pipi, sevgisinin gücüyle ayaklandı, harekete geçti. Üzerindeki ülkeler, saraylar, kentler, şatolar yıkılıverdi. Gergedan şöyle dedi: &amp;quot;Nyooorghh ghh ghh&amp;quot;. Nihayet sevenler kavuşabilecekti. Fakat gergedan prensesin aşkı öylesine büyüktü ki, prenses büyümeye devam etti. Gergedan artık Namık'ı karşısında görüyor, fakat onu da aşağıda bırakıp daha yukarılara çıkıyordu. Durmadan büyüyor, dev Namık'ı bile artık ufacık bir nokta gibi görüyordu. Namık ise prensesinin bacağına tırmanmaya çalışıyordu. Bir yandan emekliyor, bir yandan da ağlıyordu. Hayatı boyunca tepeye varamayacağını biliyordu. Gergedan prenses de ağlıyordu. Namık'ı kavuşamayacak kadar çok sevdiğini ancak şimdi anlıyordu.&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Kocaman+Nam%c4%b1k+ile+Gergedan+Prenses&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!189.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!189.entry</guid><pubDate>Mon, 22 Jan 2007 21:15:43 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!189/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!189.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2007-01-23T19:57:26Z</dcterms:modified></item><item><title>Dedektif</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!188.entry</link><description>Yoğun, koyu, ağır yıllardı. Zaman yavaş ve ağrılı akıyordu. Genç çocuklar sokaklarda birbirlerini vuruyordu. Ekonomi kötüye gidiyordu. Suç oranı katlanarak artıyordu, rafinerilerde iki günlük petrol stoğu kalmıştı, televizyonlar siyah beyazdı, yurtdışına ancak 3 yılda bir çıkmaya izin veriliyordu. Otomobillerin köşeleri sepsert yapılıyordu. Tariş İplik Fabrikasında 1700 işçi, işten atılmalarına tepki olarak ölüm orucu tutan arkadaşlarını desteklemek için üretimi durdurmuş, direniyordu. Emniyette telefonlar durmadan çalıyordu, öyle ki doğru dürüst düşünebilmek için bizim bürodaki bütün telefonları fişten çekmiştik. Yıllar öncesinden bir suçu araştırıyorduk. Böyle faili meçhul suç çoktu, fakat bu başkaydı, çok önemliydi, belki de en önemlileriydi. Suçun ne olduğunu tam kavrayamıyordum, ama yaklaştığımızı hissediyordum.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Başkan Bülent Ecevit, Bonn'da yaptığı temaslardan başarıyla dönmüş, aldığı 100 milyon marklık kredinin sevinciyle havaalanından el sallıyordu. Kafasını alandaki tel örgülerdeki bir delikten çıkarıp basına komik suratlar yapıyor, dil çıkarıyor, neşeyle gülüyordu. Başkan yardımcısına &amp;quot;Gel sen de oyna, bak ne güzel&amp;quot; diyordu. Fakat başkan yardımcısı &amp;quot;Ben ciddiyim efendim&amp;quot; diyordu. İşte o zaman Ecevit başını delikten çekip çıkarıyor, suratı asılıyor, &amp;quot;Ben de ciddiyim,&amp;quot; diyordu, &amp;quot;bu suçlunun bulunmasını istiyorum.&amp;quot;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Fakat suçluları bulmak kolay değildi. Etkileri yozlaşmış hükümetin her yerindeydi. Kanıtlar gizlenmişti. Başım sürekli ağrılar içindeydi, günde sekiz tane aspirin içiyordum. Suçun doğasına dair biraz ilerleme kaydetmiştim. Çocuk kaçırmaydı galiba, ama emin olamıyordum. Bu kaçırma sırasında bir şeyler fena halde ters gitmiş, belki de çocuk o karmaşada vurulmuş, ölmüştü. Bir de olaya tanık olan başka bir çocuk vardı. İşte burası çok bulanıktı, belki de bu tanık, kaçırılan çocuğun kendisiydi, bilemiyordum, iki aspirin daha yutuyordum, midem kaynıyordu. Asıl önem verdiğimiz tanıktı, onu arıyorduk. Fakat bir de sayılar vardı. 4, 6, 12. 128, 865, 17. Dosyalar dolusu sayılar. Ne anlama geldiklerini anlayamıyordum. Bunları bir anlasak suçu çözebilir, hatta belki tanığı da bulabilirdik ama yozlaşma korkunç düzeydeydi, sayıların bir kısmı silinmiş, bir kısmı kayıptı, derin devlet sayılara ulaşmıştı. Şef eve gidip biraz dinlenmemi öneriyordu, anlaşılan görünüşüm pek iç açmıyordu. Günlerce yatak odamda karanlıkta oturup migrenin geçmesini bekliyordum, fakat düşünmeyi durduramıyordum, o numaraların düzenini kavrayabilmek için çırpınıyordum.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Ecevit GATA'da solunum yetmezliğinden öldüğünde dolar 47 lira on kuruştu. Filtreli sigara karaborsaya düşmüştü, bir Romen tankeri boğazda bir Yunan şilebiyle çarpışmış, haftalardır yanıyordu. Meclisteki partiler gizli toplantılardan sonra Başkanlık makamını Sezen Aksu'ya teklif ediyorlardı. En önde sembolik olarak tarafsız, halkın sevdiği biri bulunsun istiyorlardı. Sezen Aksu teredüt ediyordu, &amp;quot;Çok şaşırdım, teşekkür ederim&amp;quot; diyordu. Çekinerek de olsa sonunda kabul ediyordu. Çok eğlenceli bir Başkan oluyordu, insanlarla birlikte şarkılar söylüyordu, herkes onu çok seviyordu, fakat suçlarla ilgilenmiyordu.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Biz yine de araştırmaya devam ediyorduk. Şef bana o numaraları mutlaka bulmamı söylüyordu, &amp;quot;Aramaya devam et&amp;quot; diyordu. Kendi de başka bir iz üzerinde, tanığın peşine düşüyordu. Çok çalışıyordum. Şüphelendiğim iki kişi vardı, kirlenmiş devletin tam göbeğindeydiler. Benimle dalga geçiyorlardı, &amp;quot;Hiçbir şey bulamazsın,&amp;quot; diyorlardı, &amp;quot;bulsan da kanıtlayamazsın.&amp;quot; Yine de bir yerlere yaklaşıyordum, biliyordum. Hep yanımdalardı, rahat bırakmıyorlardı ki düşüneyim, anlayayım. Ama o sayılara bakarken sonunda aklımda bir şimşek çakıyordu. Tarihti bunlar, ya da adres gibilerdi, adres ve tarih içiçeydi, 3, 5 ve 18; 2902, 11 ve 109, işte şimdi her şey aydınlanıyordu, telsizden şefe anlatıyordum, bu dosyalarda bütün suçların sayıları vardı. Benim bu keşfim üzerine şüpheliler biraz tedirgin oluyordu, ama rahatları çok da bozulmuyordu. Biz bu sayılara dayanarak onları tutuklayacaktık, fakat delil yetersizliğinden bir hafta sonra serbest kalacaklardı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Tam bu sırada karşıdan yardımcılarıyla birlikte şef geliyordu. Beş yaşlarında bir çocuğun elinden tutuyordu. Bana birini andırıyordu, çok yakından tanıdığım birini, ama çıkaramıyordum. Tanık çocuğu gören suçlular kaçmaya başlıyorlardı. Biz de peşlerine düşüyorduk, fakat ben ağır kalıyordum, omzum acıyordu, omzumdan yaralıydım, neden bilmiyordum, anlamıyordum. Şef ikaz ateşi açıyordu, suçluların biri konuşmak, mahkemede tanıklık etmek istiyordu, diğeri kaçmaya devam ediyordu. Silahlıydı, ateş ediyordu, çatışma çıkıyordu, korkuyordum. Aramızda bir ağaç vardı, onun arkasına kadar gidebilsem, oradan hamlemi yapabilirim diyordum. İç cebimden ince bir kızarmış patates dilimi çıkarıyordum. Elimde tutup sallayarak suçluya doğru koşuyordum, fakat bunu neden yaptığımı anlamıyordum. Gözlerini kısıp dikkatle elimdekine bakıyordu. İşte o zaman anlıyordum, suçun son ve en kesin kanıtı bir kürdandı, patatesi göstererek onu yanıltmıştım, kürdanın bende olduğundan korkmasını sağlamıştım, böylece ağaca varacak kadar zaman kazanmıştım. Tekrar kaçmaya çalışıyordu, ama artık çok geçti, onu yakalıyordum, boğuşuyorduk, ateş ediyordu, mermi yanımdan geçip şef'e teslim olan diğer suçlunun omzuna giriyordu. Sonunda rakibimi etkisiz hale getiriyordum, diğerleri gelip götürüyorlardı. Şef kaldırımda oturmuş, sırtını duvara dayamış, yorgun görünüyordu. Yanında diğer suçlu yatıyordu, omzunu tutarak acıyla kıvranıyor, &amp;quot;Ölüyorum&amp;quot; diyordu. &amp;quot;Bir şey olmaz,&amp;quot; diyordum, &amp;quot;merak etme, hiçbir şey olmaz.&amp;quot; Onu sakinleştiriyordum. Bu suçu çözdüğümüze inanamıyordum. Ağlayasım geliyordu. Ağlıyordum. Şef elimden tutuyordu. &amp;quot;Geçti,&amp;quot; diyordu, &amp;quot;ağlama bak, geçti.&amp;quot;&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Dedektif&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!188.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!188.entry</guid><pubDate>Fri, 19 Jan 2007 19:06:38 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!188/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!188.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2007-01-20T02:24:17Z</dcterms:modified></item><item><title>Varolmanın Dayanılmaz Yalpaklığı</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!186.entry</link><description>Geliyolar geliyolar. Donkidink dunkidink koşa koşa kaçıyoruz. Hehahaha. Aman da çok zevkli. Arkamızda kocaman adamlar, ellerini yüzlerini yamuk yumuk yapa yapa koşturuyolar. Hehahaha. Yalpa yalpa aman düştüm. Ağlasam mı kalkıp oynasam mı? Ağlasam bi ağlarım ama var ya. Eaaaaaaa. Eaaaaaaarrrrrggggggg. Zorluyorum Eaaaaaaaggggggggghhhhhhkkkkk. Okşuyolar ne güzel. Tamam güldüm yine Hehahaha. Abucu gabucu gabucu. Hehahaha. Anne yok, nerde anne? Ce-eee. Hehahaha. Tamam güldüm bi sürü oley. Koşcam yine Hehahaha. Donkidink dunkidink. Abi nerde? Hani bi abi vardı o nerde? Eaaaaaaaaa. Tamam tamam sustum. Bu şey ne yuvarlak? Yiyorum, kızıyolar. Tükür, pis, kaka. Yahu neolcak? Pis kaka. Düşmanım o şimdi benim. Uzuun uzuun her yer tarlalar. Rüzgar esiyo rüzgar. Vuuuuuuvvv. Pis kaka bi canavar. Pis kakaya bi bakıyorum, bi vuruyorum anneler kızıyolar. Yapma çocuğum atma sağa sola kırıcan aman çok uzun konuşuyolar anlamıyorum. Ne diyolar ne diyolar? Bu anne denen mereti çok seviyorum. Ama baba da şahane bişey. Baba. Baba. Hehahaha. Yamuk yumuk yapıyo. Bu baba. Bu baba da abi nerde, abi vardı bi tane? Eaaaaaaa. Hıfs Hıfs Hıfs Eaaaaaaa. Olsun ama anne var çok güzel, o okşuyo, nerde anne? Ce-eee. Bu anneye karşı içimde değişik hisler uyanıyo. Cici anne, güzel anne. Ne güzel bu anne. Yalnız anne çok güzel de, annede bu bendeki pipiden yok. Noolmuş annenin pipisine? Babada bi sorun yok, onda duruyo. Geçen gün duşta gördüm gayet kallaviydi mevcuttu. Baba normal. Ulan bu baba bu anneninkini kesmiş olmasın? Anaaa. Bu baba fena bişey mi lan acaba? Onu kesen benimkini de keser bu baba bu anneyi bana yar etmez söyliyim ben. Durum vaziyet fena. Ulan hayatta tek bi kadını sevdim, onu da bırakmadılar kavuşayım anasını satiim. Sırf bunla kalsa iyi, geçen gün gittik sınıfın ortasında Burcu'ya ilan-ı aşk ettik sıpa kadar boyumuzla, o da yüzümüzde gözümüzde patladı. Ulan ne bahtsız adammışım ben be. Gerçi zor yahu bak düşün: Sen bunca kızın arasından birinden hoşlanıyosun. Her bi kız da bunca erkek arasından birinden hoşlanıyo. Yani senin gizlice hoşlandığın kızın gizlice hoşlandığı erkeğin sen olması olasılığı nedir yahu? Ama yapan da yapıyo ya. O yapan yaptığını nasıl yapıyo, onu bi çözsem zaten. Liseye geldik daha bi öpüşme mevzusu yok ya. Utanıyorum. Sorarlarsa yalan söyliycem, ilk kez 16 yaşımda öpüştüm diycem, çok da erken tarih vermiyim kuşkulanmasınlar. Ya, haftalar boyu saatlerce telefonda konuşuyoruz konuşuyoruz, bi türlü çıkamıyoruz, sonra gidiyolar başka başka adamlarla çıkıyolar. Hayır bende mi sorun var anlamıyorum ki. Bak üniversiteye geldim, halen resmi olarak kimseyle çıkmamış bir üniversite öğrencisiyim, utancımdan ölüyorum yani. Ama yazış desen allah. Kızlara bi hava atıyorum bi hava atıyorum, topu kale önüne kadar şahane taşıyorum fakat son vuruş yok, ceza sahasında pas yapa yapa topu kaptırıyorum. Mesela son hikayemiz, al işte bu kızla da çıkmayı beceremiycem. Ulan dur bakiim oluyo galba ya, oluyo oluyo, çıkıyorum ulan. Hehahaha. Kim diyodu lan kimseyle çıkamaz bu ezik diye? Hehahaha. Elele tutuşuyoruz donkidink dunkidink koşuyoruz. Ne güzel ya. Hehahaha. Çok seviyorum ulan. Hehahaha. Ama ben çok seviyorum o niye benim ağzıma sıçıyo? Eaaaaaaa. Eaaaaaaarrrrrggggggg. Zorluyorum Eaaaaaaaggggggggghhhhhhkkkkk. Kimse okşamıyo, bi türlü geçmiyo, Eaaaaaaaaaaaaaaa. Yapıcak bişey yok kendimi toparlıyorum. Ulan demek bu işlerde racon birbirinin ağzına sıçmakmış. Ben ne bileyim kimse lisede öğretmedi ki. Dur bakiim şu kızda bi deneyeyim bakiim? Evet evet, böyle böyle yapınca ağzına sıçabiliyorum. İyi iyi geliştiriyorum kendimi kimse benim ağzıma sıçamıycak ben herkesin ağzına sıçıcam. İyi de bu kız ağlıyo. Ağlama yahu, bak nerdeyim ben? Nerdeyim yokum? Bak burdayım ce-eeeee! Hehahaha. Ah, tokat atıyo. Olsun, ağıza sıçmada bir numara oluyorum, kimseleri kendime dokundurmuyorum, şampiyon oluyorum, en birinci oluyorum, bişeyler çok yanlış ama sallamıyorum, yalnız yahu düşünüyorum düşünüyorum, şu anne vardı ya anne, hani nerde anne, burda anne, ce-eee anne, işte o anne en şahanesiydi bunların yahu, o anneyi baba bırakmadı baba, zaten o baba yok mu o baba, iyiydi miyiydi ama az çakal da değildi, en süper hatunu kendine sakladı o baba, şu annenin aynısından bi tane de buralarda bi bulsam var ya, hiç ağzına sıçmıycam, okşuycam okşuycam, başucumdan ayırmıycam, abucu gabucu abucu gabucu donkidinkidonk oynıycam, Hehahaha.&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Varolman%c4%b1n+Dayan%c4%b1lmaz+Yalpakl%c4%b1%c4%9f%c4%b1&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!186.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!186.entry</guid><pubDate>Wed, 17 Jan 2007 19:31:01 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!186/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!186.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2007-01-17T19:51:35Z</dcterms:modified></item><item><title>Post Rock II</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!185.entry</link><description>&lt;br&gt;Burada, bulunduğum bu noktada, bundan 120 yıl sonra da bulundum.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Çorak topraktan kalkan toz gözlerimi yakıyordu. Beton şehrin üzerine pembe bir marşmelov bulutu sis gibi çökmüş, sodyum lambalarından yansıyan ışık ve havadaki pislikle karışarak turuncu-kahverengimsi bir ton almıştı. Burnumda bir karamel kokusu, yoğuştuğu araba camlarındaysa pembe çamurlar bırakıyordu. Gün batıyordu.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Gözlüklerimi taktım. Şehirde kalan üç beş insanın yanına dönmek için sokaklara daldım. Tozlu kaldırımlarda kardelenler açmış, umutsuzca bana bakıyorlardı. Yeraltındaki sığınağa inmeden önce Taksim'den kalanlara baktım. Meydanın üzerinde kocaman bir gökkuşağından pembe sise simler yağıyordu. Taksim taze toprak kokuyordu. Arkamı döndüm ve basamakları indim. İçeride İstanbul'un son sakinleri mutsuz mutsuz dansediyorlardı. 120 yıl önce terkedildiğim masaya geri döndüm, satın aldığım sigaradan bir tane yaktım.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Ama bütün bunlar çok uzun zaman sonraydı. Şimdi bunları düşünmenin sırası değil. Şu anda, şimdi, kendimi tamamen vermem gereken şey, donmuş bedenini beni affetmeye ikna etmek. Ondan hoşlanmadım bile, bebeğim. Güzel olduğunu bile düşünmedim. Dudaklarındaki çiçeklere ve ellerindeki sihirlere kandım. Ayıldığımda onu aramadım bile. Yatağıma dökülmüş yapraklarını çöpe attım. Gitme, bebeğim, gitme aşkım, onu gerçek hayata hiç sokmadım, gitme.&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Post+Rock+II&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!185.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!185.entry</guid><pubDate>Sat, 13 Jan 2007 01:13:39 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!185/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!185.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2007-01-13T13:50:18Z</dcterms:modified></item><item><title>Dikkat!</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!179.entry</link><description>&lt;div align=center&gt;&lt;font face="Garamond, Times, Serif" size=3&gt;İnşaat halindeki duygulara asılmak&lt;/font&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div align=center&gt;&lt;font face="Garamond, Times, Serif" size=3&gt;tehlikeli ve yasaktır&lt;/font&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Dikkat!&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!179.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!179.entry</guid><pubDate>Tue, 11 Jul 2006 01:21:43 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!179/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!179.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2006-07-11T01:29:07Z</dcterms:modified></item><item><title>Sır</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!171.entry</link><description>&lt;div&gt;
&lt;div&gt;Giz'e bıraktığı yorumda, donk bey ısrarla benim kimseye söylemediğim sırrımı öğrenmek istemiş.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Pekâlâ, o halde açıklıyorum:&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Bundan 5 yıl kadar önceydi. Sağ elmacık kemiğimin kenarında bir sivilce çıkmıştı. Çok büyük ya da iltihaplı değildi, ama dokununca ağrıyordu. Bir gün biraz sertçe bastırdığımda, ağrının ötesinde bir şey hissettim. Merak edip kurcaladığımda, sivilceye her bastırışımda içime doğru koyu kahve yoğunluğunda bir sıcaklığın aktığını farkettim. Oldukça hoş bir duyguydu, ilerleyen günlerde sivilceme bastırmadan edemez olmuştum.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Sonunda gitgide bu hissin şiddetlendiğini farkettim. Her seferinde sivilcemden içime doğru daha güçlü bir akış oluyordu. Enerji mi, bir cins biyolojik sıvı mı, yoksa sadece sinirsel bir ileti mi, bilemiyordum. Endişelenmeye başladım. Bir doktora gösterdim, normal bir sivilceden farklı bir şey göremedi. Bir fizikçiyle konuştum, ve yaptığımız deneyler sonunda sivilcemin bir cins boyut kapısı olduğu kanısında uzlaştık.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Sabahlanan geceler, yoğun hesaplamalar, Stefan Hawking'in mekanik ses aletiyle geceyarıları yapılan konuşmalar ve paranoyak bir iddianın peşinde harcanan uzun saatlerden sonra, sivilcemin bir karadeliğin çıkış noktası olduğu sonucuna vardık. Söz konusu karadeliğin çekimine kapılan cisimler, yüksek çekimin etkisiyle boyutsal anlamda bütün özelliklerini kaybedip yamuluyor, kütle çekiminin yarattığı büküm ve tam olarak tanımlayamadığımız bir anomalinin etkisiyle benim sivilcemin arkasında beliriyorlardı.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Elbette bu şeklini kaybetmiş kozmik nesnelerin ve cisimciklerin içimde birikmesine izin veremezdim. Eczaneden edindiğim topik potasyum klörür solüsyonu içeren Cleasin adlı sivilce ilacını sabah akşam uygulamaya başladım. Bir hafta sonunda sivilcenin etrafı kurumuş, ucuysa patlamaya hazır küçük bir baş haline gelmişti.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;2001 yılının fırtınalı bir Cuma gecesi, uğursuz bir yağmur pencereyi acımasızca döver ve gök bir kurban istermişçesine boğur boğur gürlerken, yurt odamın banyosunda aynanın karşısına geçtim. Lanetli sivilcemi lavaboya doğrultup, parmaklarımla yandan bastırarak patlattım. &amp;quot;Pfçş!&amp;quot; ünlemiyle son nefesini veren sivilcemden lavaboya bir şey düştü. Onu önce görmedim, sadece porselene çarpan &amp;quot;tlank&amp;quot; sesini duydum. Dikkatle baktığımda, ufak bir fındık büyüklüğünde gri bir bilyenin yuvarlanarak ortadaki deliğe doğru gittiğini farkettim. Son anda yakaladığım cismi incelediğimde, bunun küçülmüş bir gök cismi olduğunu anladım. Ya bir gezegen, ya da bir kahverengi cüceydi, bu şekilde elde tutulup bakılınca, çarpılmış oranları yüzünden tam karar vermek mümkün olmuyordu.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt;O gece, içime uzayın gazabını akıtan sivilcemden kurtulmuş, sürekli cebimde gezdirdiğim bir gökcismine sahip olmuştum. Gezegenin bütün hafifliğine rağmen tuhaf bir şekilde hissedilebilen kütle çekimi yüzünden insanlar daha sokulgan olmaya, tanımadıklarım daha sıcak davranmaya başlamışlardı. Karşılaştığım herkes bana hayrandı. Deneylerimin sonuçları mükemmel çıkıyordu, neye dokunsam mucizevi bir biçimde işime yarıyordu, okulda prestijim artıyor, çok başarılı bir kariyer beni bekliyordu.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Ne yazık ki, gezegenimi 2002 yazının Ağustos ayında, Olimpos'ta kaybettim. Oniki - onbeş yaşlarında bir grup çocukla gazozuna misket oynamaya karar vermiştik. Elimi paraları çıkarmak için cebime attığımda gezegenimi hissettim, ve bugün de hâlâ pişman olduğum o cümleyi sarfettim: &amp;quot;Tamam, oynarım, ama bir şartla: Ben kendi misketimle oynayacağım.&amp;quot; İtirazlar olduysa da misketimin garip çekiciliğini görünce onu kazanmak sevdasıyla kabul ettiler. Neden böyle söyledim bilmiyorum, belki de onunla her oyunu kazanabilecekmiş gibi hissettiğim için. Hava gerçekten çok sıcaktı, ve hiçbir şey insanı beleş bir gazoz kadar serinletemez.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Çocukların arasında, on iki yaşında, yaramazlıklarıyla Olimpos esnafına kök söktürmüş bir İbrahim vardı. Çamurlu tokyo terlikleri, pis şortu ve mavi atletiyle beni ve misketimi gözüne kestirmiş, iyice bir süzüyordu. Birkaç saatlik oyundan sonra ikimiz en çok misketi ütenlerdik. Asıl kapışmanın ikimiz arasında olduğu çoktan belli olmuştu. Çok iyi oynuyordum, ama insanı bayıltan güneşten olsa gerek, stratejik bir hata yaptım. İbrahim iyi bir vuruşla gezegenimi vurup alabilir, dünyamı başıma yıkabilirdi.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Bana şöyle bir baktı, burnunu çekti ve hayatının en iyi atışını yaptı. Biraz da anormal kütle çekiminin yardımıyla bilyeme doğru kavis alan misket, göbekten &amp;quot;çotk!&amp;quot; diye vurdu. Gezegenimi çok seviyordum, ama bir oyunbozan da değilimdir. Gerçeği kabullendim.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Yıllar geçti. Ama hâlâ ne zaman bir sivilcem çıksa, çekinerek üzerine bastırırken o akışı yeniden hissedebilecek miyim diye pür dikkat kesiliyorum. Oysa hepsi sadece can sıkıcı küçük kırmızı birer noktadan ibaret oluyor. Bir yandan da gazetelerden borsanın genç yeteneği, minik milyarder İbrahim Taşakıtan'ın daha onaltı yaşında büyük başarılara nasıl imza attığını okuyorum. İşte benim herkesten gizlediğim büyük sırrım bu. Sahip olabileceğim bütün ünü ve parayı aptal bir misket oyununda kaybetmiş olmam. Aptallığımdan o kadar utanıyordum ki, bunu bugüne kadar herkesten sakladım. Ama artık önemi yok. Gençken yapılan yüzbinlerce hatadan biri, diğerlerinden farklı olarak insanın bütün hayatını etkileyebiliyor. Buna rağmen, her sabah, bile bile yaptığım hatalarımla dolu gençliğim, camı açıp dışarıya bakıyor ve dünyaya meydan okurcasına &amp;quot;Vooaaaaarrrgggp!&amp;quot; diye bağırıyor.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+S%c4%b1r&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!171.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!171.entry</guid><pubDate>Tue, 28 Feb 2006 13:30:48 GMT</pubDate><slash:comments>5</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!171/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!171.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2006-03-01T09:00:38Z</dcterms:modified></item><item><title>Giz</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!161.entry</link><description>&lt;font face="Times New Roman, Times, Serif" size=3&gt;Newton o korkunç sırrı keşfettiğinde&lt;br&gt;Önce kimseye söylememeye karar verdi.&lt;br&gt;Ama aradan iki ay geçti;&lt;br&gt;Yattı, kalktı, kirayı ödedi;&lt;br&gt;Amaan, dedi, satarım ebesini.&lt;br&gt;Ve dünya yerçekimini öğrendi.&lt;br&gt;&lt;/font&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Giz&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!161.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!161.entry</guid><pubDate>Sat, 05 Nov 2005 17:35:44 GMT</pubDate><slash:comments>3</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!161/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!161.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-11-05T17:48:22Z</dcterms:modified></item><item><title>Technicolor Ghosts of Vivid Madness</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!156.entry</link><description>&lt;div&gt;Çekmecemde aşağıdaki mektubu buldum. Ne zaman yazdığımı ya da benim yazıp yazmadığımı bilmiyorum. El yazısı benim küçük kargacık burgacık yazıma benziyor. Morpheia kim tanımıyorum. Bahsedilen yer neresi bilmiyorum. Korkuyorum.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;&amp;quot;Sevgili Morpheia,&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Renklerden Mor'a bıraktığınız sevindirici yorum için teşekkür ederim. Hayır, Sencivanoğlu'nun maceralarını okumadım. Ama bir gün televizyonda gecenin dördünde bir reklam gördüm, arayan ve sattıkları kellik kapatma spreyini alan ilk 10 kişinin bedava bir tatil kazanacağını söylüyordu, hemen arayın diyordu, hemen aradım, kredi kartı numaramı verdim, kazanmıştım, ilk on kişiden biri bendim, milyonlarca liraya saçın kel bölgelerini siyaha boyayan bir saç spreyi ve bedavaya Perseus Takımyıldızı'na bir gezi almıştım.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Biz onumuzu üstü açık bir citysighting otobüsüne bindirdiler, onu da Houston'da şu Discovery'yi yaptıkları gibi Amerika'dan kiralanmış bir rokete monte edip bizi uzaya fırlattılar. Ateşleme geri sayımı yapılırken çok heyecanlanmıştım, ama yine de aklım diğer dokuz kişinin saçlarına kayıyordu ve dikkatim dağılıyordu, hiçbirinde kelliğin izi yoktu, acaba sprey gerçekten çok mu işe yarıyordu, yoksa onlar da benim gibi ihtiyaçları olmadığı halde spreyi tatili kazanmak için mi almışlardı? Bu düşüncelere dalmışken gerisayımı unutmuştum, birden havalandık. Müthiş bir duyguydu, yüzümde ve bütün gövdemde basıncın ve itkinin hayvansı vahşiliğini hissetmek inanılmazdı. Sonra dünya arkada kalınca yediğimiz G'ler de bitti, otobüsü fırlatan roketleri bıraktıktan sonra Perseus'a kadar yavaş ve monoton bir yolculuk yaptık. Arada bir muavinler bayat kek ve çay ikram ediyorlardı, her seferinde su ya da çay yerine kola içtim, gaz yaptı, 25 saatlik yolculukta aynı koltukta oldukça rahatsız oldum, uyuyamadım da. Arkamdaki talihli de koltuğumu yatırmama itiraz ediyordu, bir soluma, bir sağıma dönüyordum, dizlerim ön koltuğa yapışmış sıkışıp bunalıyorlardı, discmanimin pili bitmişti müzik dinleyemiyordum, kitap okuyamıyordum midem bulanıyordu.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Takımyıldıza vardığımızda oldukça yorgundum, ama saatler boyunca seyrettiğimiz yıldızlı siyah monoton arkaplandan sonra gördüklerim aklımı başımdan aldı. Etrafta rengârenk bir cümbüş vardı, saykodelik yaratıklar sürrealist varlıklarla oyunlar oynuyorlardı, mor ejderhaları, üniversiteye giden böcekleri, şapkacı satirleri, filolar yöneten mankenleri hep orada gördüm. Bu blog'a yazdıklarım, bir haftalık her şey dahil tatilim boyunca Perseus Takımyıldızı'nda gördüklerimden etkilenerek yaratılmıştır. Bunu itiraf etmeliyim. Hayatımın o en güzel tatilini, marşmelov çiçeklerinin yetiştiği ve altın rengi petrol kuyularının çalıştığı tepede yaşayan kel tavşan-peri'yi, ona saç spreyimi hediye edişim ve birlikte balıkçı Refik'in meyhanesine gidip kafaları çekmemizle başlayan güzellikleri, bu benzersiz tavşan-peri'yle büyülü üç gün boyunca yaşadıklarımı kendime saklıyorum. Sadece bu imgeleri nereden bulduğumu merak edenlerinizin, hepsini Perseus'tan arakladığımı bilmeniz yeterli.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Bu mektup benim itirafım, günah çıkarışım, vicdanımı rahatlatma çabam ve af dileyişimdir. Gidişimizden daha da yorucu bir dönüş yolculuğu, oldukça sıcak bir atmosfere giriş deneyimi ve epey sert bir inişle dünyaya geri gelişimin hissettirdikleri, surround ses sisteminden küçük mono hoparlörlere dönmek gibiydi, I-max sinema salonundan çıkıp 34 ekran televizyonda siyah beyaz sessiz filmler seyretmek gibi, cdleri bırakıp kaset dinlemek gibi, Pentium 4'ü çöpe atıp tekrar Commodore 64 kullanmaya başlamak gibiydi, eksikti ve özellikle hem tavşansız hem de perisizdi. Tekrenkli hayata dönmenin bunalımını atlatmak aylarımı aldı. Şimdi yazdığım öyküler, gözlerimi kapatıp müziğin çaldığı yıldızları hatırlayışlarımın izleridir. Hiçbirini ben yaratmadım. Her şeyi Perseus Takımyıldızı'nda gördüklerim ve hikayelerini dinlediğim Perseuslu ozanlardan çaldım. Bu zavallı insan müsveddesini mazur görün. Yaşamaya devam edebilmek için bunu yapmaya mecburdum. Her canlı gibi ben de, içten gelen engellenemez bir dürtüyle, ne kadar anlamsız olursa olsun, bu sefil hayatı bırakamadım, nefes almak için hırsla çabaladım, ve ancak bu onursuz hırsızlıkla ayakta kalabildim. Size yalvarıyorum, bana acıyın, beni affedin sevgili Morpheia. Ben sizin yaptığınız ve henüz yapmadığınız bütün şeytanlıkları affediyorum.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Önünüzde Acı ve Pişmanlıkla İnleyerek,&lt;br&gt;Frrmack&amp;quot;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Technicolor+Ghosts+of+Vivid+Madness&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!156.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!156.entry</guid><pubDate>Fri, 30 Sep 2005 00:58:23 GMT</pubDate><slash:comments>2</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!156/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!156.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2006-02-26T12:14:47Z</dcterms:modified></item><item><title>Post Rock</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!154.entry</link><description>Yeraltında yaşıyorduk. İlişkilerden korkuyorduk. Ben okula gidiyordum.
Zararlı gazların kimyasını öğreniyordum. O kendini aside vermişti. Neon
tabelalı café-bar masalarında oktagonal haplarla oynuyordu. Kirli
duvarlarda rengârenk şekiller seyrediyordu. Bir arkadaşın tünel-evinde
tanıştık. Beş ya da yedi kişiydik, neutral milk hotel çalıyordu. Bana
bir hap vermişti, saatlerce başbaşa bilgisayarın ekran koruyucusunu
izlemiştik. Filmlerden ve Audrey Hepburn'den bahsetmiştik. Herkes
yattıktan sonra köşedeki yer yatağında sevişmiştik. Çocuksu
masumiyetinde yine de beni korkutan bir şeyler vardı. Gözlerime bakıp
adımı fısıldadığı rahatlıkla birdenbire beni sevmekten
vazgeçebileceğinden ürküyordum. Aynı zamanda hep bu saflık ve sevgiyle
bana bağlanırsa ondan sıkılmaktan korkuyordum. Ondan sıkılmak
istemiyordum. Birlikte Kunderalar okuyup hep sevişmeyle sonuçlanan
tartışmalar yaptık, alt seviyelerdeki koyu kahverengi göletin kenarında
halusinojenlerle birlikte sandviç yedik, karanlık sulardan fırlayan
aynı uçan balıkları hayal ettik, şarap içip yüzeye çıkma fikirleriyle
eğlendik, gün boyu yatakta dönüp pizza yedik, ayrıntıları atlayarak
eski sevgililerimizden bahsettik. Arkadaşlarımız bizi her yere birlikte
çağırıyordu, turuncu sodyum lambalarının aydınlattığı ıslak paslı
tünellerde elele yürüyorduk, ikimiz de çok mutluyduk, artık güneşi
görmek istiyorduk, birbirimizden cesaret alıyorduk. O her zamanki
çocuksu anidenliğiyle &amp;quot;bugün yukarı çıkalım&amp;quot; dedi, &amp;quot;tamam&amp;quot; dedim, ne
dese tamam diyecektim, birlikte arsenik içmemizi de öneriyor
olabilirdi, aşık olmuştum, elele tutuşup yeryüzüne çıktık, ışık çok çiğ
ve parlaktı, hava sıcaktı, &amp;quot;seninle burada yaşamak istiyorum sevgilim&amp;quot;
dedi bana, &amp;quot;tamam&amp;quot; dedim, bir bebeğin bağırsaklarını deşmemi söylüyor
da olabilirdi, aşık olmuştum, bir göl bulup çıplak yüzdük, çam
ağaçlarının ortasında bir kulübede yaşadık. Birbirimizden başkasını
görmüyorduk. Aylar ya da yıllar geçti. Arkadaşlarımızı unutmuştuk.
Bazen tünelleri, ya da yanında kafayı bulduğumuz kahverengi göleti
hatırlıyorduk, aşağıda birlikte geçirdiğimiz günlerden bölük pörçük
anlar geliyordu aklımıza, pek aldırmıyorduk, artık eskisi kadar
sevişmiyorduk, ama mutluyduk, birbirimizin kollarında uyuyup düşen çam
yapraklarıyla mikado oynuyorduk. Geleceği ya da geçmişi umursamıyorduk,
zaten zorlasak da birbirimizden başka bir şey hatırlayamıyorduk, hâlâ
birbirimizi tutkuyla seviyorduk, topladığımız meyvaları yerken
çocuğumuz olmamasına hayıflanıyorduk, bir süre sonra anılarımızda
çocuklara dair de pek bir iz kalmadı, bir çocuğun neye benzediğini
anımsayamıyorduk. Huzurluyduk, çok az konuşuyorduk, isim
kullanmadığımız için isimlerimizi de unutmuştuk. Yüzmek, meyva toplamak
ve yatmakla geçen günler boyunca sakin bir kaygısızlıkla gülümsüyorduk.
Artık konuşamıyorduk, sözleri unutmuştuk, ama birlikte olmaktan
hoşnuttuk. Sessizce birbirimize bakıyorduk, mutluyduk ama neden mutlu
olduğumuzu bilmiyorduk, nasıl tanıştığımızı, nasıl buraya geldiğimizi
çıkaramıyorduk, sadece yan yana varoluyorduk, kışın soğukta birbimize
sokuluyorduk, öylesi daha sıcak oluyordu, ama birbirimizi tanımıyorduk.
Bazen bu aynı kulübedeki tanımadığımız yabancıdan korkuyorduk, ama
hemen geçiyordu, huzurumuz kaçmıyordu, halimizden memnunduk. Yine de
birbirimizden uzak duruyorduk, o her gün daha uzakta yatıyordu, sonunda
bir gün çıktı ve bir daha gelmedi. O gidince iyice rahatlamıştım, artık
daha da mutluydum, hiçbir şeyden korkmuyordum, gözlerimi kapadım, ama
tekrar açmayı unutmuştum.&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Post+Rock&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!154.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!154.entry</guid><pubDate>Tue, 27 Sep 2005 22:28:54 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!154/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!154.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-09-27T22:28:54Z</dcterms:modified></item><item><title>Işıklı Aşıkların Karmaşık Şiiri</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!152.entry</link><description>Kasımda kayısı yemek istedi canım dişlerimi kamaştıra kamaştıra. &lt;br&gt;
Kaşıklamak istiyorum kayısıları, çekirdeklerini dışarı fırlata fırlata,
sularını fışkırta fışkırta. Kayısı çıkmadıkça taşkınlaşıyorum. Aşıklar
arasında arıyorum alnımı karış karış karışlayacak bıçkınları.
Bulamıyorum. Şaşıyorum. Karşımda ışıklar fışkırıyor aşıkların
kaşlarından şakaklarına doğru. Başlıyorum aşıkların o ışıklı kaşlarını
yolmaya. Şarkılar şakıyorum şaşaalı şaşaalı. Şarkılarımdan bereket
taşıyor, başaklar kocaman oluyor, vaşaklar doğuruyor. Dallarda coşan
kayısılar sıkışıyor. Kaşınan atlar kaşağılanıyor, rahatlayanlar aşka
geliyor, koşumları yırtıp kaçıyorlar, kayısıları parçalıyorlar. Artık
kaşsız aşıklarım minnettar dişliyorlar artan kayısıları. Dışkılamayın
diyorum, kışa kadar içinizde kalsın kayısılar, belki çiçek açarlar.&lt;br&gt; Ama şaka yapıyorlar bana, sularını kaçırıyorlar kulaklarıma, &lt;br&gt; kışkırtmayın diyorum, şaka şaka diye anırıyorlar.&lt;br&gt; &lt;br&gt; Meyva suyunda boğuluyorum.&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+I%c5%9f%c4%b1kl%c4%b1+A%c5%9f%c4%b1klar%c4%b1n+Karma%c5%9f%c4%b1k+%c5%9eiiri&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!152.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!152.entry</guid><pubDate>Tue, 27 Sep 2005 17:45:44 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!152/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!152.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-09-27T17:47:09Z</dcterms:modified></item><item><title>Uçan Tekme</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!150.entry</link><description>Jean Claude Van Damme, bir hamster'ın keskin zekasına ve bir
orangutanın çevik yumruklarına sahipti. Yıllar boyunca dövüş
filmlerinin vazgeçilmez duayeniyle aynı adı taşımanın sıkıntısını
çekmişti. Ortaokuldayken, aktör Van Damme ilk ortaya çıktığında, bunu
çok cool bulmuş, sıralara geçirdiği döner tekmelerle arkadaşlarına hava
atarken bacağını kırmıştı. Oysa yıllar geçip, bacağı iyileşirken,
içindeki yara gitgide derinleşmişti. 50 yaşında bir memur için bu
lanetli isim, her gün büroda alay konusu olmak, kahvede ne zaman Van
Damme filmi oynasa gevrek kahkahalara maruz kalmak ve bakkaldan ekmek
alırken&lt;br&gt;
- Yengeye selam söyle Jean Claude Bey Amca.&lt;br&gt;
- Ne yengesi evlâdım, bekârım ben.&lt;br&gt;
- Yahu dün akşam Özbekistan'da mafyanın karatecisiyle dövüşüp
kurtardığın yengeyi diyorum, Hişşş, honkahonkahonkahakahaka (bu çocuk
da hep böyle bir tuhaf gülüyordu)&lt;br&gt;
diyaloğunda yer almak demekti. Elbette bekârdı. Hangi saygıdeğer bayan,
bu isimde birinin zevcesi olmak isterdi? Hacca gidip Hacı Jean Claude
olmak bile yıllardır arzuladığı saygıyı yaratamamıştı. Her gece babası
Osman Van Damme ve annesi Hayriye Van Damme'ı rahmetle anıyor, fakat
bir yandan da bilmeden alnına yazdıkları bu kahrolası kader yüzünden,
ruhlarına fatiha okumadan yatıveriyordu.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Kasvetli bir cumartesi sabahı, &amp;quot;Yeter,&amp;quot; dedi. (Artık canına tak
etmişti.) Bu duruma bir son verecekti. Ezelî düşmanıyla, hayatı ona
zehir eden bu kâfirle yüzleşecek, ona dünyayı cehenneme çevirmenin ne
demek olduğunu güzelce anlatacaktı, tabii anlatmak durumu kavraması
için yeterli olmayacağından, şu sözkonusu 'dünyayı cehennem etme'
hadisesini bir de göstermek gerekecekti, şerefsizin ağzını burnunu
kırmanın bu yönde hedefe tam ulaşmasa da oldukça tatmin edici sonuçlar
vereceğine inanıyordu. Van Damme'ın dağılmış suratından sızan kanların
hayalindeki görüntüsüyle bir an sırıttı. Tereddüt etmeden altın
künyesini bozdurup Amerika'ya bir metro bileti aldı. Taksim'den bindiği
metro 4. Levent'te &amp;quot;Son Durak&amp;quot; anonsu yapınca kazıklandığını anladı,
fakat asla pes etmedi.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Tramvayı, teleferiği ve kendisine bileti satan adamın ışınlanma kabini
olduğunu iddia ettiği bir gardrobu başarısızlıkla denedikten sonra
doğru yolu buldu. Amerika'ya uçtu, Hollywood'a gitti, o sırada genç bir
Amerikan kickbokscusunun babasını oynayan Jean Claude Van Damme'ı film
setinde buldu, korumaları atlattı, ara verilmesini bekledi ve sonunda
efsanevi aktörü karavanının önünde yalnız yakaladı.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Bu gözüpek fransızı karşısında, plastik bardağından portakal suyu içip
kola aromalı bir şekeri kemirir halde, son derece insan bir vaziyette
görünce, her şeyi anladı. O ve bu dövüşken varlık birdi, aynı şeyin
farklı yüzleriydi. Ancak birleşerek birbirlerini tamamlayacak, eksiksiz
bir bütüne dönüşebileceklerdi. Yavaşça ona doğru yürüdü, ellerini
şaşkın şaşkın bakan fransızın omuzlarına koydu, ve yüzünde kendinden
emin bir gülümsemeyle, &amp;quot;Ged&amp;quot; dedi.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Ama hiç bir şey olmadı. Aktör Van Damme hâlâ şaşkın şaşkın bakıyordu.
Ağzından ingilizce bir &amp;quot;Huh?&amp;quot; çıktı. Görünen oydu ki Hacı Jean Claude
her şeyi yanlış anlamıştı. İkisi bir ve tek felan değildi. Eh, ne
yapalım, bu durumda orjinal plana geri döndü. &amp;quot;Kapuaa!&amp;quot; nidası
eşliğinde muhteşem fransızın muhteşem takımlarına bir orangutan yumruğu
salladı. Binlerce küçük potansiyel Jean Claude Van Dammecığı öldüren bu
câni hareket karşısında Van Damme acıyla inledi ve yıllar sonra prostat
olup da soğuk bir perşembe gecesi tuvalette işemeye çalışırken çekeceği
sancıya kadar bu kadar büyüğünü hissetmeyeceği ağrı yüzünden, zamanında
bir filmin çekimleri sırasında tanıştığı ve uzun soluklu bir ilişki
yaşadığı Meg Ryan'ın en mutlu anlarında sevgiyle &amp;quot;Kungfucan ve Sevimli
Ninjalar&amp;quot; diye adlandırdığı uzuvlarını kavrayarak kıvranmaya başladı.
Hacı Jean Claude, bu cümlenin uzunluğu karşısında bir an durakladıysa
da hayatı boyunca çektiği işkenceye odaklanarak nefretini topladığı sol
yumruğunu Van Damme'ın sağ meme ucuna indirdi. Tecrübeli dövüşçünün
vücudu, henüz bir öncekiyle ne yapacağına karar verememişken ortaya
çıkan bu yeni acıyla karşılaşınca hepten şaşırdı. Tek boyutlu zaman
doğrusunun bu noktasında Hacı Van Damme'ın sağ ayağı, Tsubasalı çizgi
filmlerden öğrendiği Albatros vuruşunu taklit ederek uzun süredir
kavuşmayı arzuladığı Van Damme burnuyla buluştu. Artık yerlerde sürünen
hısmı karşısında zaferinden emin olan Jean Claude Van Damme bir adım
geri çekildi.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Fakat Jean Claude Van Damme yavaş yavaş ayağa kalktı. Ağır ama kararlı
hareketlerle Jean Claude Van Damme'a döndü. Yüzünde azmin ve
tiksintinin karışımıyla oluşmuş, son derece sert bir ifade vardı.
Kaskatı bakışlarla, yavaşça elini burnuna götürdü. Kanayan burundan bir
damla kanı, işaret parmağıyla aldı ve ağzına götürüp tattı. Gözlerdeki
katılık kesinlikle değişmedi, fakat bu tadılan kan bakışlara bir
delilik ekledi. Hacı Jean Claude Van Damme, son derece türkçe bir
&amp;quot;Ulan?&amp;quot; diyecekti ki ses hızını aşan bir uçan tekme &amp;quot;U&amp;quot; harfini çıktığı
ağıza geri tıktı. Hızını alamayan tekme, hazır gelmişken Jean Claude'un
dişlerini de kırmayı tercih etti. Buradan sonrasını Hacı Jean Claude
hatırlamıyordu, fakat o gün orada bulunup da ellerinde patlamış
mısırlarla olayı seyretmekte olan set görevlilerine sorulsa, Van
Damme'ın Van Damme'ı bir temiz dövdüğünü söyleyeceklerdi. Morarmış
berelerle evine dönen Jean Claude Van Damme, talihsiz hayatını bu
şekilde değiştiremeyeceğini anlamıştı. O da mahkemeye başvurup adını
Jet Li olarak değiştirdi ve hayatının sonuna dek mutlu yaşadı.&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+U%c3%a7an+Tekme&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!150.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!150.entry</guid><pubDate>Wed, 24 Aug 2005 11:00:03 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!150/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!150.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-09-27T23:40:44Z</dcterms:modified></item><item><title>Hayat denen işkenceye katlanamıyorum.</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!149.entry</link><description>Debriyaja bastı. Vitesi bire taktı. Debriyajı biraz bıraktı. Araba
titredi. Gaza bastı. Araba vöörrnttü. Debriyajı bıraktı. Araba geri
gitti. Gazı bıraktı. Vitesi bire değil geriye takmıştı. Frene bastı.
Vitesi bire taktı. Araba zoorççtu. Debriyaja basmamıştı. Debriyaja
bastı. Vitesi bire taktı. Debriyajı biraz bıraktı. Araba titredi. Gaza
bastı. Araba brummmttu. Debriyajı bıraktı. Araba ileri fırladı. Gaza
iyice bastı. Araba karşıdaki duvara çarptı. Araba patladı. Öldü. Annesi
buna çok üzüldü. Onu gömdü.&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Hayat+denen+i%c5%9fkenceye+katlanam%c4%b1yorum.&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!149.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!149.entry</guid><pubDate>Mon, 22 Aug 2005 18:21:18 GMT</pubDate><slash:comments>2</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!149/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!149.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-09-28T12:44:05Z</dcterms:modified></item><item><title>Renklerden Mor</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!148.entry</link><description>Karabiberli bir gündü. Gökten ağır ağır karabiber yağıyordu. Yeni
parlattığım metal zırhımın içinde, gağırç guğorç sesleri çıkararak
güçlükle yürüyordum. Omuzumda birikmeye başlayan karabiberleri elimin
bir hareketiyle silktim. Bunu yapmak beş dakikamı aldı, zırh çok
ağırdı. Ayaklarım küçük birer buldozermişçesine çimleri eziyordu. Hava
acı acı karabiber kokuyordu. Kötü bir şeyler olacağı, sessiz sakin lapa
lapa yağan karabiberden seziliyordu. Uzakta, yeşil çimenlerin
ortasından yükselen gökdelenlerin arasında, mor bir kütle hareket etti.
Gözlerimi kısıp dikkatle baktım. Binalar dışında bir şey görünmüyordu.
Hafif hafif sallanarak düşen karabiber tanelerinden başka hareket
yoktu. Sonra birden, iki gökdelen arasından mor bir gölge geçti.
Gerildim. Yüksek binaların tepesinden mor bir baş uzadı, onu uzun mor
bir boyun takip etti. Artık kuşkuya yer yoktu, mor bir ejderhayla karşı
karşıyaydım. Popom terliyordu. Fakat bu kadar zırhın arasından o
kaşınan popoya ulaşmaya imkan yoktu. Dişlerimi sıktım ve raketimi
fermuarlı kınından çıkardım. Ejderha, orantısız uzunluktaki boynu, mor,
elipsoid gövdesi, o gövde üzerindeki küçük, bu kocaman kütleyi taşıması
imkansız kanatları, dört badi badi mor fil bacağı ve uzun kuyruğuyla
gökdelenlerin arasından çıkıp üzerime doğru gelmeye başladı.
Anneannemin verdiği okunmuş jelibon ayıcıklarından bir tanesini ağzıma
attım ve squash raketimi sıkıca kavradım. Mor dev, yağan karabiberleri
yararak yaklaştıkça, devasa boyutlarını daha net algılıyor, kutsal
jelibonlara dayadığım ümidimi gitgide yitiriyordum. Öfkeyle ağzını açan
kudretli yaratık, bütün hiddetini üzerime kusmaya geldiğini belli eden
bir çığlıkla hızını artırdı. Ben de sinirlerimin artık pes etmesini
fırsat bilerek beynin kontrolünü eline alan dalağımın emriyle
&amp;quot;Kovabungaa!&amp;quot; diye çığırdım. Dörtnala koşan ejderha nihayet önüme
ulaştı ve açık ağzını üzerime çevirip binlerce siyah squash topu
püskürtmeye başladı. Hızla gelen topları raketimle karşılamaya
çalışıyordum, fakat dehşet saçan ağızdan üzerime kesintisiz bir top
sağanağı dökülüyordu. Zırhımdan seken toplar dengemi bozuyor, beni
sersemletiyordu. Forehand, backhand, tekrar forehand, bütün gücümle
savaşıyordum. Enerjim tükeniyor, sağ dirseğim sızlamaya başlıyordu.
Maalesef ben de bütün büyük savaşçılar gibi tenisçi dirseği illetinden
muzdariptim. Korkunç ağrılar içinde kıvranarak canavarın açık
çenesinden durmak tükenmek bilmeden fırlayan toplara vuruyordum. Raketi
havada süzülen karabiber taneleri arasından her savuruşumda biraz daha
yorgun düşüyordum. Hantal zırhı taşımak artık çok zor geliyordu.
Sonumun yaklaştığını hissediyordum, gözlerim kararıyordu. Derken
beklenmedik bir şey oldu. Dizlerimin üzerine çökmüş, derman kalmamış
kollarımla son vuruşlarımı yapıyordum ki, karşıladığım toplardan biri
ejderhanın gözüne geldi. Canı çok yanan hayvan üzerime top yağdırmayı
bırakıp arka ayakları yerde, ön ayakları havada kalacak şekilde
kalçasının üzerine oturdu, lensi kaymıştı. Bu lensi kayan göze bir de
karabiber kaçınca mor ejderha acıyla kükredi. Göz topunun çevik bir
hareketiyle lensi düzelttikten sonra bana dönüp, yumuşak bir
gökgürültüsünü andıran sesiyle &amp;quot;Forehand'iniz oldukça güçlü, böyle
savaşmayı nereden öğrendiniz?&amp;quot; dedi. Nefes nefese &amp;quot;Pete Sampras'ın
kasetlerini seyrettim,&amp;quot; dedim. &amp;quot;Servisiniz de iyiyse sizden korkulur,&amp;quot;
dedi gökgürültüsü. Kibarca kendini Cevdet olarak tanıttı. &amp;quot;Mübalağa
ediyorsunuz Cevdet Bey,&amp;quot; dedim. Biraz muhabbet ettik, birbirimizden çok
hoşlanmıştık, bu arada karabiber de dindi. Starbucks'a gidip birer
Frappucino içtik. Cevdet, oturunca kırılan sandalyenin parasını ödeme
teklifimi şiddetle reddederek durumu kendisi halletti. Bunu izleyen
aylarda birbirimizi daha iyi tanıma fırsatı bulduk ve duygularımız
derinleşti. Belediyeye müracaat ettik fakat henüz erkek erkeğe
evlilikler yasal olmadığı için bir yuva kuramadık. İzdivaç hakkımız
için sürdürdüğümüz mücadele bugün hâlâ devam ediyor.&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Renklerden+Mor&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!148.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!148.entry</guid><pubDate>Wed, 17 Aug 2005 18:59:27 GMT</pubDate><slash:comments>1</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!148/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!148.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-09-29T14:12:05Z</dcterms:modified></item><item><title>Bin Devirli Daktilo</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!147.entry</link><description>Tam ayaklarımı uzatmış keyif çatıyordum ki Münir geldi. Eğer daktiloyu
yeterince hızlı tuşlarsam uzay-zaman dokusunda bir yırtık yaratıp
Dinazorlar Devri'ne yolculuk edebileceğimizi söyledi. İnanmadım tabii.
Ona saçmaladığını, böyle bir delik açabilmek için en azından ışık
hızına yakın hızlarda tuşlamak gerekeceğini, bunun için daktilonun
uygun olmadığını, belki bir bilgisayar klavyesi olsa bir parça
inanabileceğimi, ama daktiloyla gitsek gitsek ancak tımarhaneye
gidebileceğimizi, hem zaten Dinazorlar Devri diye bir şey de olmadığını
söyledim. Beni dinlemedi. Jura Devri, Dinazorlar Devri ne farkeder
dedi. Heyecanlandığını itiraf et dedi. Klavyeyle olur mu bilmiyorum ama
Leyla demin daktiloyla gitti dedi. Seni bilmem ama ben gidiyorum merak
etmiyorsan gelme dedi. Bütün bunları söyleyince kafam karıştı. Konunun
ilgimi çektiğini itiraf etmeliyim. Bir an bütün saçmalıkları gözardı
edip dinazor görme hevesine kapıldım. Tamam ulan Münir dedim. Yürü
gidiyoruz dedim.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Ve başladım tuşlara olabilgiğince hızlı basmaya. Ne yazdığıma dikkat
etmiyorudm. Hatalarımı düzeltmişyordum, hatta önğme bile
nbakmıytorduömç Herşey fdurmuştu ve ben çata çöuta tuşlara
basıuyotrdum. Parmasklarım birrer işçi arı edasıytla tuşların üzeirnde
dansediyorfdlardı. Hızr wtsarttıkkölça komntrolçğ kaytbrteye
başfltsafdım. Asdhjgarrytık aıuhds fbhiçş  kdjhssa
dlkjlsakdjflksfj. Kadsırfo rsekranoıfe osıjfsfddsf8e lkjncvvlkmajbvnr
şbşkfbj kjbnn xvckıbuh dsşfkbı. TAfdsadofhsakıs.,auyefgeŞŞkdZs.f&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Aıçk cmadan gelenm esinttrinin şliddetiyle hapşırınca yavaşladım.
Yazdıklarım tekrar anlam kazanmaya başladı. Mendille burnumu silerken
dehşetle esintinin camdan gelmediğini farkettim. Geniş bir bozkırın
ortasında, kucağımda laptop, altımda ofis sandalyesiyle oturuyordum.
Münir'e baktım, o da yanımda duruyordu, henüz durumu farketmemişti,
gözlerini kapamış çılgınca daktilosunu çatırtlatıyordu. Fakat beni asıl
endişelendiren, daktilolu Münir objesinin arkaplanından bize doğru
hızla koşmakta olan Allosaurus medius'du. Ellerimle sandalyenin
kolçaklarına yapıştım ve ayaklarımla kendimi geri ittim. Allosaurus
medius Münir'i iki buçuk lokmada yutarken, ben de ofis koridorlarında
oynadığımız trencilik tecrübelerimden yararlanarak hızla
uzaklaşıyordum. Münir'le işini beklediğimden çabuk bitiren dinazor bana
doğru koşmaya başladı. Geri geri gidiyordum, yüzüm ona dönüktü, arayı
kapattığını görebiliyordum. Arkamda 100 metre ötede gördüğüm dar
mağara girişi tek umudumdu. Allosaurus iyice yaklaşmıştı, ama mağaraya
da artık sadece 20 adım kalmıştı. Kurtulabileceğimi düşünmeye
başlıyordum ki, sandalyenin tekeri bir taşa çarptı, tökezledim ve
düştüm. Hemen ayağa fırladım, kucağımda kalmış olan laptop'u da kaparak
mağaraya koşmaya başladım. Yetişmem imkansızdı, öleceğimi biliyordum.
Ama tuhaf bir şekilde bir türlü omzumda o beklediğim ısırığı
hissetmiyordum. Mağaraya vardım ve dönüp bakınca dinazorun sandalyeyi
yemeye çalıştığını gördüm.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
İçeride hemen laptop'u stand-by'dan çıkarıp delice tuşlara basmaya
başladım, çılgınca bir hızla çabaladım ama hiçbir şey olmadı. Caps-Lock
açık kalmıştı. Ne yazık ki Caps-Lock'u kapatıp tekrar denemeye vaktim
kalmadı, laptop'un pili bitiverdi. Pil doluyken şarjda bıraktığım
zamanlara okkalı bir küfür sallayıp geleceği planlamaya başladım. Ya
günlerce burada saklanıp açlıktan ölecek, ya da Dinazorlar Devri'nde
hayatta kalmayı öğrenecektim. Kendimden emin bir tavırla kararımı
verdim. Pes etmeyecektim. İnsanoğlunun bu beyinle en muhteşem hayvan
olduğunu kanıtlayacak, hayatta kalacaktım. Ne var ki üç gün sonra
yiyecek ararken bir Velociraptor mongoliensis beni yedi ve ırkımızın
üstünlüğünü kanıtlama hevesim kursağımda kaldı.&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Bin+Devirli+Daktilo&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!147.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!147.entry</guid><pubDate>Thu, 04 Aug 2005 09:33:21 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!147/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!147.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-08-04T13:59:23Z</dcterms:modified></item><item><title>Anne, Mike Hammer'larımı gördün mü?</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!144.entry</link><description>&lt;div&gt;Kahramanmaraş'ı kar almıştı. Teğmen Dedektif Hüseyin, esrarengiz
çöp olayını araştırıyordu. Belediye'nin çöp dökülmesini yasakladığı
köşeye, meçhul bir fail ya da failler iki günde bir çöp atıyorlardı. Kahramanmaraş Belediyesi, bu zorlu görevi özellikle Teğmen
Dedektif Hüseyin'e vermişti, çünkü Teğmen Dedektif Hüseyin bütün Doğu
ve Güneydoğu Anadolu'nun en iyi Teğmen Dedektifiydi.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Karın genelde olduğu gibi lapa lapa değil de sert tipi şeklinde
yağdığı bir Kasım günü, Teğmen Dedektif Hüseyin yeni bırakılmış çöp
yığınından uzaklaşan izler farketti. İzleri takip ederek olayı çözmeye
yaklaşırken, aldığı yolun kendini gerisin geri olay mahalline
döndürdüğünü farkedememişti. Çöpleri görüp durumu farkettiğinde artık
çok geçti. Öleceğini biliyor, ama bir yandan da esrarı çözmüş olmanın
tuhaf ferahlığını duyuyordu. Sırtına yediği ilk çifte darbesi
akciğerlerinden kan püskürtmesine yol açtı, ama daha ölmemişti. Elini
ağzına götürdü, bardak bardak kan tükürüyordu. Çöpü döken şeytani zeka
ondan korkmuş, sırrını keşfetmesinden çekindiği için onu aradan
çıkarmaya karar vermişti. Zaten yasak yere çöp dökebilen bir zihniyet
için cinayet tereddüt edilecek bir mevzu değildi. Teğmen Dedektif
Hüseyin, hısmının korkusunda yatan saygı karşısında gururla gülümsedi.
Kendisine verilen değeri boşa çıkarmayacaktı. Ölürken bile görevine
sadık kalacaktı. İkinci çifteyi yerken, kanlı parmakları duvara uzandı. Düşmanı işini daha fazla şansa bırakmadı ve üçüncü
çifteyi kafasının ortasına indirdi. Teğmen Dedektif'in işi bitmişti.
Cansız bedeni çöpler arasında, yasak yere atılmış yeni bir çöp
konumunda serilmiş yatıyordu.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Fakat korkunç düşmanı, ondan korkmakta haklı olduğunu çok acı bir
şekilde anladı. Son anında Teğmen Dedektif Hüseyin, katilini ve daha da
elim olan çöp dökme suçunun failini dünyaya açıklamıştı. Ve söz konusu
failin bu açıklamayı silecek elleri yoktu. Her şey bitmişti.&lt;/div&gt;
&lt;div&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Dibi çöple dolu duvarın üzerinde, kanla &amp;quot;Buraya çöp döken eşektir&amp;quot; yazıyordu.&lt;/div&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Anne%2c+Mike+Hammer'lar%c4%b1m%c4%b1+g%c3%b6rd%c3%bcn+m%c3%bc%3f&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!144.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!144.entry</guid><pubDate>Mon, 01 Aug 2005 22:34:56 GMT</pubDate><slash:comments>2</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!144/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!144.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-09-27T18:17:36Z</dcterms:modified></item><item><title>Redhead Blues</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!143.entry</link><description>Çok net hatırlıyorum, Paris'te kanlı bir öğledensonraydı. Sokak
çeteleri beş aynasızı sıkıştırıp bıçaklamıştı. Ben Montmarre'da ucuz
bir otel odasında cintonik içiyordum. Buraya kimden ve neden kaçmak
için geldiğimi unutmuştum. Odamın kapısı çalınıp içeriye kızıl saçlı
bir hatun girdiğinde başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Adını bile
söylemeden bana hükümeti nasıl devireceğimizi anlatmaya başladı. Neden
bana ihtiyaç duyduklarını. Benden başka kimsenin yakalanmadan
başbakanlığa sızamayacağını. Yardım etmezsem dünyayı değiştirmelerinin
imkansızlığını. &amp;quot;Kes sesini,&amp;quot; dedim, &amp;quot;çok güzelsin.&amp;quot; Kalkıp onu
dudaklarından öptüm. Revolverimi trençkotumun cebime koydum, odadan
çıktım ve dünyayı değiştirdim. &lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Bundan üç yıl sonra, Saygon'da yapışkan
sıcak, sivrisinekler ve umarsızlıkla boğuşurken, birdenbire farkettim: Kızıl saçlı meleğim Milla Jovovich'ti. Bunca yıl nereden
tanıyorum diye kendimi yemiştim. Hemen Neşe Erberk mankenlik
ajansını aradım ve manken olmak için başvurdum. Vietnam'da uluslarası
telefon konuşmaları çok pahalıydı ama buna değerdi. Beni önce miço
yaptılar. Yıllarca gemilerde çalıştıktan sonra önce tayfa, sonra
kaptan, ondan sonra da manken oldum. Uğursuz bir Ağustos günü
Pasifik'te fırtınaya yakalandık. Defile yapma çabalarımızın hiçbiri kâr
etmedi. Flok yırtıldı, ana direk ortasından kırıldı ve gemi denizin
dibini boyladı.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Issız bir adada 5 yıl geçirip börek pişirmeyi ve
origami sanatını öğrendikten sonra yüzmeyi öğrenmiş bir panda yavrusu
tarafından kurtarıldım. İspanya'da pandadan karaya çıktım. Orada
Victoria's Secret yetkilileriyle görüştüm. Eğer onlar için Milano'yu
fethedersem beni de Orleans 2018 Victoria's Secret Defilesi'ne
çıkarmayı kabul ettiler. İspanya'da aşırı sol grupları örgütleyip
gerilla savaşının inceliklerini öğrettim. İngiliz hükümeti gizliden
gizliye bizi destekliyor, silah gönderiyordu. 27 Ağustos 2017'de,
200.000 militanımla Milano'yu kuşattık. Oldukça güç koşullar altında
geçen 3 ay boyunca kuşatmayı sürdürdük. Cephanemizin tamamen
tükenmesine bir iki hafta kala, Milano kapılarında İtalyan ordusunu
yenip şehri fethettik. Kalan 5 miltanım şehri yağmalamak, mallara el
koyup kadınların ırzına geçmek için şehre dağıldılar. Arka sokaklarda
serseriler tarafından soyulup kös kös geri döndüler. Ama bunların benim
için hiçbir önemi yoktu. Yıllardır peşinden koştuğum Milla Jovovich'e
ulaşmama çok az kalmıştı.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Yüzümdeki kanı kolonyalı mendille silip
Victoria's Secret'a telefon ettim. Beni memnuniyetle 2018 Orleans
defilesine dahil ettiler. Ben, Heidi Klum, Tyra Banks ve daha
birçok başka manken, Varan'ın Orleans seferi için ayırdığı iki kişilik
otobüse doluşup kamp şarkıları söyleyerek yola çıktık. Milla Jovovich
henüz yoktu, herhalde o bizim gibi sıkışmak istemediği için başka bir
yoldan geliyordu. Milla'yla aynı sahnede defileye çıkmak fikri içimi
gıdıklıyordu, öpücüğünün çileğimsi tadı hâlâ aklımdaydı. Onun uğruna,
sadece kadın iç çamaşırları yapan Victoria's Secret'ın gösterisinde
melek kanatları, simli sütyen ve parlak taşlarla bezeli bir tanga
giyecek olmak bile canımı sıkmıyordu.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Orleans'a vardığımızda eskimiş
kalbim yerinde duramıyordu. Bu işe yaramaz eski tüfek, gençlik
yıllarındaki kadar heyecanlanmıştı. Gösterinin yapılacağı binanın
önünde duruyordum ve Milla Jovovich, önümdeki kapının ardındaydı.
Hayatımın onlarca yıl sonra tekrar anlam kazanmasına saniyeler
kalmıştı. Kapıya doğru adım attım. Kolu yavaşça çevirdim ve açmama
ramak kalmışken üzerime atılan 20 kişi beni etkisiz hale getirdi.
Fransız polisi beni tanımış ve sınır kapısından beri uygun bir an
kollayarak takip etmişti. Başbakanı öldürdükten sonra yaptığım devrim
sona ermiş, dünyadaki ilk ve tek anarşizmle yönetilen devlet, bütün
zamanların tek gerçekten özgür ülkesi kendini tekrar kapitalist liberal demokrasinin
merhametsiz çarklarına teslim etmişti. Ve o ağır çarklar benden intikam
almaya kararlıydı. Tutuklandım. Yargılandım ve karşı devrimin
zaferlerinden biri olarak tekrar uygulamaya konmuş olan idam cezasına
mahkum edildim.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
Hapiste cezamı beklerken, Milla Jovovich'in Victoria's
Secret gösterilerine çıkmadığını öğrendim. Giselle Bündchen'le
karıştırmıştım. Bunun üzerine biraz daha dikkatli düşününce zaten o
kızıl saçlı afetin de aslında Milla Jovovich olmadığını farkettim.
Yanılmıştım. Hapisten kaçıp buraya, Fiji adalarına geldim. Bu
kesintisiz ılık yağmur ikliminde kendimi tembelliğin ve depresyonun
içinde sürünmeye bıraktım. Kaldığım sefil otelin aşağısındaki
genelevden bir fahişeye tutuldum. Yine de ağzımda bir çilek tadı, bütün
gün aklımdan aynı soruyu geçiriyorum: &amp;quot;Yahu o kızıl saçlı kızı nereden hatırlıyorum?&amp;quot;&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Redhead+Blues&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!143.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!143.entry</guid><pubDate>Mon, 01 Aug 2005 14:27:15 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!143/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!143.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-09-27T22:41:40Z</dcterms:modified></item><item><title>Erdem Sen Ne Ettin</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!141.entry</link><description>Batman, batmobiliyle rutin devriyesini yaparken, bir yandan da
monitörden haberleri ve interneti takip ediyordu. Erdem'in gmat'ten 700
aldığını yazan entry'yi okuduğunda gözleri yuvalarından uğradı ve
batmobil krreeşşşş şeklinde bir gürültüyle doğrudan gotham kreşine
girdi. Polisler gelip kapoww ve spock efektleriyle batman'e
giriştiklerinde hiç karşı koymadı, çünkü o sırada what have i done diye
düşünüyordu, çünkü batman amerikalıydı. Polisler de what have you done
you stupid motherfucker dediler çünkü polisler de amerikalıydı. Zavallı
erdem sadece gmat'i dağıttım kodum süperim demişti (çünkü erdem
türktü), bunun 15 küçücük çocuğun ölümüne, bruce wayne'in hapislerde
çürümesine ve suçluların tekrar azıp gotham şehrini batağa
sürüklemesine yolaçacağını nerden bilebilirdi?&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Erdem+Sen+Ne+Ettin&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!141.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!141.entry</guid><pubDate>Tue, 26 Jul 2005 09:30:19 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!141/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!141.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-09-27T22:39:18Z</dcterms:modified></item><item><title>Tavşanların Sessizliği</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!132.entry</link><description>Word'de paragraf üzerine paragraf resmi dilli yazılar akıyordu. Yanımdaki hamamböceğine dönüp &amp;quot;Gecenin beşinde kampüste kendi türünden tek uyanık yaratık olarak rapor yazmanın ne demek olduğunu asla bilemeyeceksin,&amp;quot; dedim, &amp;quot;Sizinkilerin çoğu uyumuyor.&amp;quot; Viskimden bir yudum aldım, kan emmekten şiştiği için tembel tembel uçan sivrisineğe sigaramın dumanını üfledim. Aptallaşan sinek klavyenin üzerine, ş harfine kondu. Sahra'nın yeşillendirilmesi üzerine bir rapor yazmakta olan hamamböceği ters ters bakıp cevap verdi: &amp;quot;Ne yani, tek uyanık ben değilim diye daha mı mutlu olmam gerekiyor? Binlerce hamamböceği ılık ılık rutubetli ortamlarda tavşanlar gibi sevişip fantaziden fantaziye koşarken benim burada rapor yazıyor olmam daha iyi bir şey mi yani?&amp;quot; Sol en ön bacağının sinirli bir hareketiyle gözlüğünü düzeltip daktilosuna döndü ve tuşlara sert sert basarak yazmaya devam etti.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Belki de böcek haklıydı. Kendimden başka herkesin uyuması daha iyiydi. Peki o zaman neden hâlâ iğrenç hissediyordum? Yazdıklarıma göz gezdirdim. Bor oksit'ten nefret ediyordum. Nete bağlandım, winamp'e yavaş, ağdalı bir trip hop taktım. Viskinin kalanını bir yudumda kafaya dikip ruh halimi en iyi şekilde ifade edecek görüntüyü aradım. Hava çok sıcaktı, midem yanıyordu. Sonunda aradığımı buldum ve msn space'imin LinkList'ine koydum. Kızarmış gözlerim tekrar tekrar, ağır çekim hızıyla link'in adını okuyordu: Silence of the Bunnies. Silence of the bunnies. Saaaaaaayyyyylınnnnnnnnnsssssss offfffffff dıııııı bannnnn nnnnnnnniiiiiiiiiizzzzzzz. Toparlanmak için bir porno siteye girip resimlere baktım, bu beni biraz kendime getirdi.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Hamamböceği bir sigara istedi, ama paket boştu. boşş. şşşş. şşşşşşş. Bu ş harfinde bir gariplik vardı, tuşşş şş elime yapışşşıyor gibiydi sanki. Bulanmışşş gözlerimi kısıp dikkatli bakınca harfe iyice yapışşmışşşş olan sivrisinek ölüsünü farkettim. Midem bulanarak klavyeyi temizledim. Bu bor oksitle daha fazla uğraşamayacağım belliydi. Yatağa gitmeden önce hamamböceği dostuma daha çok işi olup olmadığını sordum. Böceğin raporu bitmiyordu. Bunaltıcı sıcağın içinde odama doğru yürürken dostumu düşünüyordum, ona acıyordum. Zaten bu Sahra'yı yeşillendirme işini neden ona, karanlık ve nemli yerlerde sevişmek konusunda uzman ama botanik ve çöl yeşillendirme konularında kesinlikle karacahil bir böceğe verdiklerini hiç anlamıyordum.&lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Tav%c5%9fanlar%c4%b1n+Sessizli%c4%9fi&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!132.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!132.entry</guid><pubDate>Mon, 25 Jul 2005 02:34:19 GMT</pubDate><slash:comments>2</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!132/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!132.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2006-02-26T21:04:34Z</dcterms:modified></item><item><title>Başardık, George, başardık. Kurtulduk.</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!116.entry</link><description>George ve Taylandlı arkadaşı Tutembe sevinç nidaları atarak
kurtuluşlarını kutlarken, bir yandan da Tutembe'nin Taylandlı olmasına
rağmen neden bir Zimbabweli adı taşıdığını merak ediyorlardı. Ama bu
merakları uzun sürmedi. Tepelerinden geçmekte olan bir uçak, dünyayı
ele geçirme planları yapan çok zengin bir kötü adamın yeniden dekore
ettiği evindeki havuza piranha balıkları taşıyordu. Kargo kapısının
arızası sonucu piranhalarla dolu su tanklarından biri yere düşerek
kırıldı ve piranhalar boşluğa saçıldı. 150 adet piranha, 10000 feet
yükseklikten George ve Tutembe'nin üzerine doğru düşüyordu. Daha susuz
kalıp boğularak ölmeye vakit bulamadan yere çarparak hayatlarını
kaybedeceklerini anlayan piranhalar, ölmeden önceki son 3 saniyelerinde
mutlu bir son yemek yemek arzusuyla yanıp tutuşuyorlardı.
Aşağıdan büyük bir hızla onlara doğru gelmekte olan iki erkeği
farkettiklerinde çoğunun gözleri yaşardı ve bu mucize karşısında
kaybettikleri inançlarını geri kazandılar. Yere çarpıp bin kanlı parça
halinde etrafa saçılmadan önce, son bir şükranla hepsi ağızlarını açıp
sulu, leziz birer ısırık aldılar. George ve Tutembe'den geriye,
patlamış piranha parçacıkları havuzu içinde yatan, yarısı yenmiş iki
iskelet kaldı. Meksika polisi olayı hiç çözemedi.&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Ba%c5%9fard%c4%b1k%2c+George%2c+ba%c5%9fard%c4%b1k.+Kurtulduk.&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><comments>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!116.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!116.entry</guid><pubDate>Thu, 21 Jul 2005 13:00:34 GMT</pubDate><slash:comments>3</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://frrmack.spaces.live.com/blog/cns!1F44D594DEAEBC71!116/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://frrmack.spaces.live.com/Blog/cns!1F44D594DEAEBC71!116.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2005-09-27T19:01:21Z</dcterms:modified></item><item><title>Custom List: LinkList</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Lists/cns!1F44D594DEAEBC71!103</link><description>&lt;p&gt;LinkList&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://sandbox.deviantart.com&amp;#47;&amp;#63;fileheight&amp;#61;400&amp;#38;filewidth&amp;#61;400&amp;#38;filename&amp;#61;fs7&amp;#58;f&amp;#47;2005&amp;#47;195&amp;#47;1&amp;#47;e&amp;#47;silence_of_bunnys.swf"&gt;Silence of the Bunnies&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.rathergood.com&amp;#47;spoonguard&amp;#47;"&gt;Spoonguard&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.rathergood.com&amp;#47;banspoonguard&amp;#47;"&gt;Ban Spoonguard&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.bananaguard.com"&gt;Bananaguard&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.shaveeverywhere.com&amp;#47;"&gt;Philips Bodygroom&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com&amp;#47;watch&amp;#63;v&amp;#61;fM-Gu8PCYyg"&gt;Aqua Teen Hunger Force&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://frrmack.blogspot.com&amp;#47;"&gt;Paralel Evren&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://threadless.com&amp;#47;&amp;#63;from&amp;#61;frrmack"&gt;Threadless Tshirt Design&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Custom+List%3a+LinkList&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><guid isPermaLink="false">cns!1F44D594DEAEBC71!103</guid><pubDate>Tue, 15 Jan 2008 17:00:11 GMT</pubDate><msn:type>list</msn:type><live:type>list</live:type><live:typelabel>List</live:typelabel><cf:itemRSS>http://frrmack.spaces.live.com/Lists/cns!1F44D594DEAEBC71!103/feed.rss</cf:itemRSS><dcterms:modified>2008-01-15T17:00:11Z</dcterms:modified></item><item><title>Blog list: Ooo, Kimleri Goruyorum</title><link>http://frrmack.spaces.live.com/Lists/cns!1F44D594DEAEBC71!125</link><description>&lt;div&gt;&lt;p&gt;Ooo, Kimleri Goruyorum&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://spaces.msn.com&amp;#47;members&amp;#47;kembok&amp;#47;"&gt;Kerem Beyler&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://spaces.msn.com&amp;#47;members&amp;#47;LanceOfLonginus&amp;#47;"&gt;Erdem Beyler&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://justforgetit.blogspot.com&amp;#47;"&gt;Av&amp;#351;ar Beyler&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.mentaldisorder.blogspot.com&amp;#47;"&gt;Burcu Han&amp;#305;mlar&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://spaces.msn.com&amp;#47;members&amp;#47;oblivioninyourheadlights&amp;#47;"&gt;Eren Beyler&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.unconscious-ness.blogspot.com&amp;#47;"&gt;Neslihan Han&amp;#305;mlar&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://lordofdrinks.spaces.live.com&amp;#47;"&gt;Burak Beyler&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://myst-unrealisticdreamer.blogspot.com&amp;#47;"&gt;Gizem Han&amp;#305;mlar&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://frrmack.blogspot.com&amp;#47;"&gt;Frrmack Beyler&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://hentai-otaku.blogspot.com&amp;#47;"&gt;Bodur Beyler&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://intoxicatedoll.spaces.live.com&amp;#47;"&gt;Ceren Han&amp;#305;mlar&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2253160548959960177&amp;page=RSS%3a+Blog+list%3a+Ooo%2c+Kimleri+Goruyorum&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=frrmack.spaces.live.com&amp;amp;GT1=frrmack"&gt;</description><guid isPermaLink="false">cns!1F44D594DEAEBC71!125</guid><pubDate>Tue, 23 Jan 2007 22:52:26 GMT</pubDate><msn:type>bloglist</msn:type><live:type>bloglist</live:type><live:typelabel>Blog list</live:typelabel><cf:itemRSS>http://frrmack.spaces.live.com/Lists/cns!1F44D594DEAEBC71!125/feed.rss</cf:itemRSS><dcterms:modified>2007-01-23T22:52:26Z</dcterms:modified></item></channel></rss>