More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  Genç Frrmack'ın Istırapl...PhotosProfileFriendsMore Tools Explore the Spaces community

Genç Frrmack'ın Istırapları

Solan Kasımpatları ve Zeytin İçli Tramvaylar Üzerine Mırıldanmalar
October 29

İtalya'da Bir Fransız

Bir İtalyan kasabası. Luigiler ve Guiseppelerle dolu, ama Mariaları da eksik olmayan bir kasaba. Taş sokaklı bir Akdeniz köyü. Geceden kötü bir şeyler olacağı seziliyor. Kasaba halkı korkuyla evlerinde bekliyor. Eyvah geliyor, geliyor, bekliyorlar. Gündüz olunca gelecek. Ama ne gelecek?

Gün doğuyor, öğle oluyor, çok korkutucu. Şeytani bir şey geliyor, hakikaten de geliyor. Köy halkı bunun kulağına doğru bir şey tutuyor, ne tutuyor? Kedi tutuyorlar, kulağına kedi tutuyorlar sürekli. Çok saçma bir şey. Uff, çekin şunu yahu diyor Şeytan. İşte burada kahraman Luc fırlıyor kalabalığın içinden. Zırhlı mırhlı ama çevik mi de çevik bu Luc. Hele kıvrak zekası ve hazırcevaplığı dillere destan.

Hahaa! diyor Luc. Niye kedi tutuyorduk sanıyorsun ha? Çünkü kedi tutulduğu zaman Şeytan ölümsüzlüğünü yitirir de ondan! Şimdi seni vurduk mu ölüvereceksin.

İştee! diyor ve çekiyor tabancasını Luc. Çekiyor tetiği, çekiyor tetiği ama bir türlü olmuyor. Yok, kedi meselesinde yanılmış olamaz. Kedi işi doğru, orası kesin. Ama anlamıyor, niye olmuyor? Tabanca ateşlemiyor.

Hahaa! diyor Şeytan. Gördün mü, işe yaramaz.

O anda anlıyor bizimki. Hahaa! diyor. Olur mu? Silahı çekmemiştim de ondan! Meğer Luc silahı değil de horozu çekmiş, tetiğe bastıkça tabanca ateşleneceğine horoz ötmekteymiş!

İştee! diyor Luc, çekiyor silahı. Bang! diyor ateş alıyor silah. Hiçbir şey olduğu yok şeytana. Haydaa! diyor Luc. Niye olmadı? Kediden şüphesi yok. Kedi hikayesinden yüzde yüz emin.

Şeytan diyor ki, Üzgünüm Luc. Ama öğleden sonra 4 oldu. Hava kızlımsı, enfes, görüyor musun?
Güneş batıyor, leziz mi leziz bir akşam güneşi bu.

Tüh ya! diyor Luc, saat öğleden sonra olursa kedi artık işe yaramaz.

Evet, diyor Şeytan, maalesef. Lümbürdenek yutuveriyor Luc'u. Kediyi de yiyor, köyü de yiyor. O gece sabaha kadar hazımsızlık çekiyor Şeytan. Şu çılgın Fransız Luc'le arkadaş gibiydiler çünküm. Böylelerinin hazmı nispeten zor oluyor.

January 22

Kocaman Namık ile Gergedan Prenses

Namık çocukken annesi, babası, keçi ve gergedanla aynı evde büyüyordu. Annesi ve babası yeter artık daha fazla büyümemesini söylüyor, keçi be-eeliyor, gergedan gergiyordu. Fakat Namık duramıyordu. Kafası tavanı delip patlatıyor, boyu uzamaya, bedeni genişlemeye devam ediyordu. Evde Namık'ı en çok gergedan seviyordu. Bu gidişatın Namık için hayırlı olmayacağını içinde bir yerlerde, en derinlerde sezmişti. Sevgili oyun arkadaşını kurtarmak için bacağından yukarı doğru tırmanmaya başladı. Bunu gören keçi peşinden atladı, gergedanı takibe koyuldu. Çocuklarından vazgeçmeyen anneyle baba da keçinin ardından yola çıktılar. Fakat Namık'ın büyüme hızı, kurtarmak için tırmanan grubun hızını aşıyordu. Buna rağmen kurtarma konvoyu, içlerindeki sevginin sıcaklığına sarılıyor, ilerlemekten vazgeçmiyordu. Her biri Namık'ı ümidi kesemeyecek kadar çok seviyordu. O yüzden düştüler yola, devam ettiler tırmanmaya. Yolda gergedan ve keçi artık çok genişlemiş bacakta biten otları yiyor, anneyle baba da keçinin sütüyle besleniyordu. Geceleri kıvrılıp yatıyorlardı, anneyle baba bazen ses çıkarmadan sevişiyorlardı. Yıllar böyle geçerken keçi yaşlandı, anneyle babanın iki yeni çocuğu oldu. "Bir gün en tepeye varacağız, ağabeyinizi kurtaracağız" diyorlardı onlara. Çocuklara iyi beslenebilmeleri için yavaş yavaş keçiyi yediriyorlardı, bir gün artık keçiden geriye bir şey kalmadı. Başka bir gün de anneyle baba artık yürüyemeyecek kadar halsiz düştü, biz burada yatalım, dinlenelim artık dediler. Çocuklar ağabeylerine ulaşmanın imkansızlığını, yukarıya varsalar da artık yapacak bir şey kalmadığını farketmişlerdi, biri geri dönmek için aşağıya yöneldi, biri ise o yolu da çok uzun bulup hemen oracığa bir kürkçü dükkanı açtı. Artık bu kocaman ülkede başkaları da vardı, ne avlayıp kürkünü yüzecek hayvan ne de kürkleri satacak müşteri bulmakta zorlanıyordu. Ama gergedanın inadı inattı. Bunca yıl sonra bile Namık'tan vazgeçmeyi kabul etmiyordu. Attığı her adımda gözleri yaşarıyor, geçen zamana rağmen en sevdiği arkadaşını yürekten özlemesi geçmiyordu. Bu hırsıyla vara vara sonunda kocaman Pipi'ye vardı. Bu devasa yaratığın bir ucundan diğer ucu görünmüyordu, üzerinde kentler, devletler kuruluydu. Fakat gergedan Pipi'nin Namık'ın bir parçası olduğunu biliyor, bu yüzden sesini içinde duyabiliyordu. Pipi ona şöyle dedi: "Güzel Gergedan, nice yıldır bir eş dilerim, fakat yalnızlıktır lanetim. Sevecek birini bulsam, kendimi teslim edeceğim. Yardım et güzel Gergedan, sensin bir tek beni anlayan." Gergedan da Pipi'ye şöyle cevap verdi: "Nyooorghh ghh". Pipi gergedanca bilmiyordu, ama gergedanın sevgiyle dolu temiz kalbini bütün açıklığıyla görüyordu. Namık'a olan aşkı, gergedanı da kocaman yaptı, bir anda o küçük gergedan, devasa bir prensese dönüştü. Prensesi gören Pipi, sevgisinin gücüyle ayaklandı, harekete geçti. Üzerindeki ülkeler, saraylar, kentler, şatolar yıkılıverdi. Gergedan şöyle dedi: "Nyooorghh ghh ghh". Nihayet sevenler kavuşabilecekti. Fakat gergedan prensesin aşkı öylesine büyüktü ki, prenses büyümeye devam etti. Gergedan artık Namık'ı karşısında görüyor, fakat onu da aşağıda bırakıp daha yukarılara çıkıyordu. Durmadan büyüyor, dev Namık'ı bile artık ufacık bir nokta gibi görüyordu. Namık ise prensesinin bacağına tırmanmaya çalışıyordu. Bir yandan emekliyor, bir yandan da ağlıyordu. Hayatı boyunca tepeye varamayacağını biliyordu. Gergedan prenses de ağlıyordu. Namık'ı kavuşamayacak kadar çok sevdiğini ancak şimdi anlıyordu.
January 19

Dedektif

Yoğun, koyu, ağır yıllardı. Zaman yavaş ve ağrılı akıyordu. Genç çocuklar sokaklarda birbirlerini vuruyordu. Ekonomi kötüye gidiyordu. Suç oranı katlanarak artıyordu, rafinerilerde iki günlük petrol stoğu kalmıştı, televizyonlar siyah beyazdı, yurtdışına ancak 3 yılda bir çıkmaya izin veriliyordu. Otomobillerin köşeleri sepsert yapılıyordu. Tariş İplik Fabrikasında 1700 işçi, işten atılmalarına tepki olarak ölüm orucu tutan arkadaşlarını desteklemek için üretimi durdurmuş, direniyordu. Emniyette telefonlar durmadan çalıyordu, öyle ki doğru dürüst düşünebilmek için bizim bürodaki bütün telefonları fişten çekmiştik. Yıllar öncesinden bir suçu araştırıyorduk. Böyle faili meçhul suç çoktu, fakat bu başkaydı, çok önemliydi, belki de en önemlileriydi. Suçun ne olduğunu tam kavrayamıyordum, ama yaklaştığımızı hissediyordum.

Başkan Bülent Ecevit, Bonn'da yaptığı temaslardan başarıyla dönmüş, aldığı 100 milyon marklık kredinin sevinciyle havaalanından el sallıyordu. Kafasını alandaki tel örgülerdeki bir delikten çıkarıp basına komik suratlar yapıyor, dil çıkarıyor, neşeyle gülüyordu. Başkan yardımcısına "Gel sen de oyna, bak ne güzel" diyordu. Fakat başkan yardımcısı "Ben ciddiyim efendim" diyordu. İşte o zaman Ecevit başını delikten çekip çıkarıyor, suratı asılıyor, "Ben de ciddiyim," diyordu, "bu suçlunun bulunmasını istiyorum."

Fakat suçluları bulmak kolay değildi. Etkileri yozlaşmış hükümetin her yerindeydi. Kanıtlar gizlenmişti. Başım sürekli ağrılar içindeydi, günde sekiz tane aspirin içiyordum. Suçun doğasına dair biraz ilerleme kaydetmiştim. Çocuk kaçırmaydı galiba, ama emin olamıyordum. Bu kaçırma sırasında bir şeyler fena halde ters gitmiş, belki de çocuk o karmaşada vurulmuş, ölmüştü. Bir de olaya tanık olan başka bir çocuk vardı. İşte burası çok bulanıktı, belki de bu tanık, kaçırılan çocuğun kendisiydi, bilemiyordum, iki aspirin daha yutuyordum, midem kaynıyordu. Asıl önem verdiğimiz tanıktı, onu arıyorduk. Fakat bir de sayılar vardı. 4, 6, 12. 128, 865, 17. Dosyalar dolusu sayılar. Ne anlama geldiklerini anlayamıyordum. Bunları bir anlasak suçu çözebilir, hatta belki tanığı da bulabilirdik ama yozlaşma korkunç düzeydeydi, sayıların bir kısmı silinmiş, bir kısmı kayıptı, derin devlet sayılara ulaşmıştı. Şef eve gidip biraz dinlenmemi öneriyordu, anlaşılan görünüşüm pek iç açmıyordu. Günlerce yatak odamda karanlıkta oturup migrenin geçmesini bekliyordum, fakat düşünmeyi durduramıyordum, o numaraların düzenini kavrayabilmek için çırpınıyordum.

Ecevit GATA'da solunum yetmezliğinden öldüğünde dolar 47 lira on kuruştu. Filtreli sigara karaborsaya düşmüştü, bir Romen tankeri boğazda bir Yunan şilebiyle çarpışmış, haftalardır yanıyordu. Meclisteki partiler gizli toplantılardan sonra Başkanlık makamını Sezen Aksu'ya teklif ediyorlardı. En önde sembolik olarak tarafsız, halkın sevdiği biri bulunsun istiyorlardı. Sezen Aksu teredüt ediyordu, "Çok şaşırdım, teşekkür ederim" diyordu. Çekinerek de olsa sonunda kabul ediyordu. Çok eğlenceli bir Başkan oluyordu, insanlarla birlikte şarkılar söylüyordu, herkes onu çok seviyordu, fakat suçlarla ilgilenmiyordu.

Biz yine de araştırmaya devam ediyorduk. Şef bana o numaraları mutlaka bulmamı söylüyordu, "Aramaya devam et" diyordu. Kendi de başka bir iz üzerinde, tanığın peşine düşüyordu. Çok çalışıyordum. Şüphelendiğim iki kişi vardı, kirlenmiş devletin tam göbeğindeydiler. Benimle dalga geçiyorlardı, "Hiçbir şey bulamazsın," diyorlardı, "bulsan da kanıtlayamazsın." Yine de bir yerlere yaklaşıyordum, biliyordum. Hep yanımdalardı, rahat bırakmıyorlardı ki düşüneyim, anlayayım. Ama o sayılara bakarken sonunda aklımda bir şimşek çakıyordu. Tarihti bunlar, ya da adres gibilerdi, adres ve tarih içiçeydi, 3, 5 ve 18; 2902, 11 ve 109, işte şimdi her şey aydınlanıyordu, telsizden şefe anlatıyordum, bu dosyalarda bütün suçların sayıları vardı. Benim bu keşfim üzerine şüpheliler biraz tedirgin oluyordu, ama rahatları çok da bozulmuyordu. Biz bu sayılara dayanarak onları tutuklayacaktık, fakat delil yetersizliğinden bir hafta sonra serbest kalacaklardı.

Tam bu sırada karşıdan yardımcılarıyla birlikte şef geliyordu. Beş yaşlarında bir çocuğun elinden tutuyordu. Bana birini andırıyordu, çok yakından tanıdığım birini, ama çıkaramıyordum. Tanık çocuğu gören suçlular kaçmaya başlıyorlardı. Biz de peşlerine düşüyorduk, fakat ben ağır kalıyordum, omzum acıyordu, omzumdan yaralıydım, neden bilmiyordum, anlamıyordum. Şef ikaz ateşi açıyordu, suçluların biri konuşmak, mahkemede tanıklık etmek istiyordu, diğeri kaçmaya devam ediyordu. Silahlıydı, ateş ediyordu, çatışma çıkıyordu, korkuyordum. Aramızda bir ağaç vardı, onun arkasına kadar gidebilsem, oradan hamlemi yapabilirim diyordum. İç cebimden ince bir kızarmış patates dilimi çıkarıyordum. Elimde tutup sallayarak suçluya doğru koşuyordum, fakat bunu neden yaptığımı anlamıyordum. Gözlerini kısıp dikkatle elimdekine bakıyordu. İşte o zaman anlıyordum, suçun son ve en kesin kanıtı bir kürdandı, patatesi göstererek onu yanıltmıştım, kürdanın bende olduğundan korkmasını sağlamıştım, böylece ağaca varacak kadar zaman kazanmıştım. Tekrar kaçmaya çalışıyordu, ama artık çok geçti, onu yakalıyordum, boğuşuyorduk, ateş ediyordu, mermi yanımdan geçip şef'e teslim olan diğer suçlunun omzuna giriyordu. Sonunda rakibimi etkisiz hale getiriyordum, diğerleri gelip götürüyorlardı. Şef kaldırımda oturmuş, sırtını duvara dayamış, yorgun görünüyordu. Yanında diğer suçlu yatıyordu, omzunu tutarak acıyla kıvranıyor, "Ölüyorum" diyordu. "Bir şey olmaz," diyordum, "merak etme, hiçbir şey olmaz." Onu sakinleştiriyordum. Bu suçu çözdüğümüze inanamıyordum. Ağlayasım geliyordu. Ağlıyordum. Şef elimden tutuyordu. "Geçti," diyordu, "ağlama bak, geçti."
January 17

Varolmanın Dayanılmaz Yalpaklığı

Geliyolar geliyolar. Donkidink dunkidink koşa koşa kaçıyoruz. Hehahaha. Aman da çok zevkli. Arkamızda kocaman adamlar, ellerini yüzlerini yamuk yumuk yapa yapa koşturuyolar. Hehahaha. Yalpa yalpa aman düştüm. Ağlasam mı kalkıp oynasam mı? Ağlasam bi ağlarım ama var ya. Eaaaaaaa. Eaaaaaaarrrrrggggggg. Zorluyorum Eaaaaaaaggggggggghhhhhhkkkkk. Okşuyolar ne güzel. Tamam güldüm yine Hehahaha. Abucu gabucu gabucu. Hehahaha. Anne yok, nerde anne? Ce-eee. Hehahaha. Tamam güldüm bi sürü oley. Koşcam yine Hehahaha. Donkidink dunkidink. Abi nerde? Hani bi abi vardı o nerde? Eaaaaaaaaa. Tamam tamam sustum. Bu şey ne yuvarlak? Yiyorum, kızıyolar. Tükür, pis, kaka. Yahu neolcak? Pis kaka. Düşmanım o şimdi benim. Uzuun uzuun her yer tarlalar. Rüzgar esiyo rüzgar. Vuuuuuuvvv. Pis kaka bi canavar. Pis kakaya bi bakıyorum, bi vuruyorum anneler kızıyolar. Yapma çocuğum atma sağa sola kırıcan aman çok uzun konuşuyolar anlamıyorum. Ne diyolar ne diyolar? Bu anne denen mereti çok seviyorum. Ama baba da şahane bişey. Baba. Baba. Hehahaha. Yamuk yumuk yapıyo. Bu baba. Bu baba da abi nerde, abi vardı bi tane? Eaaaaaaa. Hıfs Hıfs Hıfs Eaaaaaaa. Olsun ama anne var çok güzel, o okşuyo, nerde anne? Ce-eee. Bu anneye karşı içimde değişik hisler uyanıyo. Cici anne, güzel anne. Ne güzel bu anne. Yalnız anne çok güzel de, annede bu bendeki pipiden yok. Noolmuş annenin pipisine? Babada bi sorun yok, onda duruyo. Geçen gün duşta gördüm gayet kallaviydi mevcuttu. Baba normal. Ulan bu baba bu anneninkini kesmiş olmasın? Anaaa. Bu baba fena bişey mi lan acaba? Onu kesen benimkini de keser bu baba bu anneyi bana yar etmez söyliyim ben. Durum vaziyet fena. Ulan hayatta tek bi kadını sevdim, onu da bırakmadılar kavuşayım anasını satiim. Sırf bunla kalsa iyi, geçen gün gittik sınıfın ortasında Burcu'ya ilan-ı aşk ettik sıpa kadar boyumuzla, o da yüzümüzde gözümüzde patladı. Ulan ne bahtsız adammışım ben be. Gerçi zor yahu bak düşün: Sen bunca kızın arasından birinden hoşlanıyosun. Her bi kız da bunca erkek arasından birinden hoşlanıyo. Yani senin gizlice hoşlandığın kızın gizlice hoşlandığı erkeğin sen olması olasılığı nedir yahu? Ama yapan da yapıyo ya. O yapan yaptığını nasıl yapıyo, onu bi çözsem zaten. Liseye geldik daha bi öpüşme mevzusu yok ya. Utanıyorum. Sorarlarsa yalan söyliycem, ilk kez 16 yaşımda öpüştüm diycem, çok da erken tarih vermiyim kuşkulanmasınlar. Ya, haftalar boyu saatlerce telefonda konuşuyoruz konuşuyoruz, bi türlü çıkamıyoruz, sonra gidiyolar başka başka adamlarla çıkıyolar. Hayır bende mi sorun var anlamıyorum ki. Bak üniversiteye geldim, halen resmi olarak kimseyle çıkmamış bir üniversite öğrencisiyim, utancımdan ölüyorum yani. Ama yazış desen allah. Kızlara bi hava atıyorum bi hava atıyorum, topu kale önüne kadar şahane taşıyorum fakat son vuruş yok, ceza sahasında pas yapa yapa topu kaptırıyorum. Mesela son hikayemiz, al işte bu kızla da çıkmayı beceremiycem. Ulan dur bakiim oluyo galba ya, oluyo oluyo, çıkıyorum ulan. Hehahaha. Kim diyodu lan kimseyle çıkamaz bu ezik diye? Hehahaha. Elele tutuşuyoruz donkidink dunkidink koşuyoruz. Ne güzel ya. Hehahaha. Çok seviyorum ulan. Hehahaha. Ama ben çok seviyorum o niye benim ağzıma sıçıyo? Eaaaaaaa. Eaaaaaaarrrrrggggggg. Zorluyorum Eaaaaaaaggggggggghhhhhhkkkkk. Kimse okşamıyo, bi türlü geçmiyo, Eaaaaaaaaaaaaaaa. Yapıcak bişey yok kendimi toparlıyorum. Ulan demek bu işlerde racon birbirinin ağzına sıçmakmış. Ben ne bileyim kimse lisede öğretmedi ki. Dur bakiim şu kızda bi deneyeyim bakiim? Evet evet, böyle böyle yapınca ağzına sıçabiliyorum. İyi iyi geliştiriyorum kendimi kimse benim ağzıma sıçamıycak ben herkesin ağzına sıçıcam. İyi de bu kız ağlıyo. Ağlama yahu, bak nerdeyim ben? Nerdeyim yokum? Bak burdayım ce-eeeee! Hehahaha. Ah, tokat atıyo. Olsun, ağıza sıçmada bir numara oluyorum, kimseleri kendime dokundurmuyorum, şampiyon oluyorum, en birinci oluyorum, bişeyler çok yanlış ama sallamıyorum, yalnız yahu düşünüyorum düşünüyorum, şu anne vardı ya anne, hani nerde anne, burda anne, ce-eee anne, işte o anne en şahanesiydi bunların yahu, o anneyi baba bırakmadı baba, zaten o baba yok mu o baba, iyiydi miyiydi ama az çakal da değildi, en süper hatunu kendine sakladı o baba, şu annenin aynısından bi tane de buralarda bi bulsam var ya, hiç ağzına sıçmıycam, okşuycam okşuycam, başucumdan ayırmıycam, abucu gabucu abucu gabucu donkidinkidonk oynıycam, Hehahaha.
January 13

Post Rock II


Burada, bulunduğum bu noktada, bundan 120 yıl sonra da bulundum.

Çorak topraktan kalkan toz gözlerimi yakıyordu. Beton şehrin üzerine pembe bir marşmelov bulutu sis gibi çökmüş, sodyum lambalarından yansıyan ışık ve havadaki pislikle karışarak turuncu-kahverengimsi bir ton almıştı. Burnumda bir karamel kokusu, yoğuştuğu araba camlarındaysa pembe çamurlar bırakıyordu. Gün batıyordu.

Gözlüklerimi taktım. Şehirde kalan üç beş insanın yanına dönmek için sokaklara daldım. Tozlu kaldırımlarda kardelenler açmış, umutsuzca bana bakıyorlardı. Yeraltındaki sığınağa inmeden önce Taksim'den kalanlara baktım. Meydanın üzerinde kocaman bir gökkuşağından pembe sise simler yağıyordu. Taksim taze toprak kokuyordu. Arkamı döndüm ve basamakları indim. İçeride İstanbul'un son sakinleri mutsuz mutsuz dansediyorlardı. 120 yıl önce terkedildiğim masaya geri döndüm, satın aldığım sigaradan bir tane yaktım.

Ama bütün bunlar çok uzun zaman sonraydı. Şimdi bunları düşünmenin sırası değil. Şu anda, şimdi, kendimi tamamen vermem gereken şey, donmuş bedenini beni affetmeye ikna etmek. Ondan hoşlanmadım bile, bebeğim. Güzel olduğunu bile düşünmedim. Dudaklarındaki çiçeklere ve ellerindeki sihirlere kandım. Ayıldığımda onu aramadım bile. Yatağıma dökülmüş yapraklarını çöpe attım. Gitme, bebeğim, gitme aşkım, onu gerçek hayata hiç sokmadım, gitme.
July 11

Dikkat!

İnşaat halindeki duygulara asılmak
tehlikeli ve yasaktır
February 28

Sır

Giz'e bıraktığı yorumda, donk bey ısrarla benim kimseye söylemediğim sırrımı öğrenmek istemiş.
Pekâlâ, o halde açıklıyorum:
 
Bundan 5 yıl kadar önceydi. Sağ elmacık kemiğimin kenarında bir sivilce çıkmıştı. Çok büyük ya da iltihaplı değildi, ama dokununca ağrıyordu. Bir gün biraz sertçe bastırdığımda, ağrının ötesinde bir şey hissettim. Merak edip kurcaladığımda, sivilceye her bastırışımda içime doğru koyu kahve yoğunluğunda bir sıcaklığın aktığını farkettim. Oldukça hoş bir duyguydu, ilerleyen günlerde sivilceme bastırmadan edemez olmuştum.
Sonunda gitgide bu hissin şiddetlendiğini farkettim. Her seferinde sivilcemden içime doğru daha güçlü bir akış oluyordu. Enerji mi, bir cins biyolojik sıvı mı, yoksa sadece sinirsel bir ileti mi, bilemiyordum. Endişelenmeye başladım. Bir doktora gösterdim, normal bir sivilceden farklı bir şey göremedi. Bir fizikçiyle konuştum, ve yaptığımız deneyler sonunda sivilcemin bir cins boyut kapısı olduğu kanısında uzlaştık.
Sabahlanan geceler, yoğun hesaplamalar, Stefan Hawking'in mekanik ses aletiyle geceyarıları yapılan konuşmalar ve paranoyak bir iddianın peşinde harcanan uzun saatlerden sonra, sivilcemin bir karadeliğin çıkış noktası olduğu sonucuna vardık. Söz konusu karadeliğin çekimine kapılan cisimler, yüksek çekimin etkisiyle boyutsal anlamda bütün özelliklerini kaybedip yamuluyor, kütle çekiminin yarattığı büküm ve tam olarak tanımlayamadığımız bir anomalinin etkisiyle benim sivilcemin arkasında beliriyorlardı.
Elbette bu şeklini kaybetmiş kozmik nesnelerin ve cisimciklerin içimde birikmesine izin veremezdim. Eczaneden edindiğim topik potasyum klörür solüsyonu içeren Cleasin adlı sivilce ilacını sabah akşam uygulamaya başladım. Bir hafta sonunda sivilcenin etrafı kurumuş, ucuysa patlamaya hazır küçük bir baş haline gelmişti.
 
2001 yılının fırtınalı bir Cuma gecesi, uğursuz bir yağmur pencereyi acımasızca döver ve gök bir kurban istermişçesine boğur boğur gürlerken, yurt odamın banyosunda aynanın karşısına geçtim. Lanetli sivilcemi lavaboya doğrultup, parmaklarımla yandan bastırarak patlattım. "Pfçş!" ünlemiyle son nefesini veren sivilcemden lavaboya bir şey düştü. Onu önce görmedim, sadece porselene çarpan "tlank" sesini duydum. Dikkatle baktığımda, ufak bir fındık büyüklüğünde gri bir bilyenin yuvarlanarak ortadaki deliğe doğru gittiğini farkettim. Son anda yakaladığım cismi incelediğimde, bunun küçülmüş bir gök cismi olduğunu anladım. Ya bir gezegen, ya da bir kahverengi cüceydi, bu şekilde elde tutulup bakılınca, çarpılmış oranları yüzünden tam karar vermek mümkün olmuyordu.
O gece, içime uzayın gazabını akıtan sivilcemden kurtulmuş, sürekli cebimde gezdirdiğim bir gökcismine sahip olmuştum. Gezegenin bütün hafifliğine rağmen tuhaf bir şekilde hissedilebilen kütle çekimi yüzünden insanlar daha sokulgan olmaya, tanımadıklarım daha sıcak davranmaya başlamışlardı. Karşılaştığım herkes bana hayrandı. Deneylerimin sonuçları mükemmel çıkıyordu, neye dokunsam mucizevi bir biçimde işime yarıyordu, okulda prestijim artıyor, çok başarılı bir kariyer beni bekliyordu.
 
Ne yazık ki, gezegenimi 2002 yazının Ağustos ayında, Olimpos'ta kaybettim. Oniki - onbeş yaşlarında bir grup çocukla gazozuna misket oynamaya karar vermiştik. Elimi paraları çıkarmak için cebime attığımda gezegenimi hissettim, ve bugün de hâlâ pişman olduğum o cümleyi sarfettim: "Tamam, oynarım, ama bir şartla: Ben kendi misketimle oynayacağım." İtirazlar olduysa da misketimin garip çekiciliğini görünce onu kazanmak sevdasıyla kabul ettiler. Neden böyle söyledim bilmiyorum, belki de onunla her oyunu kazanabilecekmiş gibi hissettiğim için. Hava gerçekten çok sıcaktı, ve hiçbir şey insanı beleş bir gazoz kadar serinletemez.
Çocukların arasında, on iki yaşında, yaramazlıklarıyla Olimpos esnafına kök söktürmüş bir İbrahim vardı. Çamurlu tokyo terlikleri, pis şortu ve mavi atletiyle beni ve misketimi gözüne kestirmiş, iyice bir süzüyordu. Birkaç saatlik oyundan sonra ikimiz en çok misketi ütenlerdik. Asıl kapışmanın ikimiz arasında olduğu çoktan belli olmuştu. Çok iyi oynuyordum, ama insanı bayıltan güneşten olsa gerek, stratejik bir hata yaptım. İbrahim iyi bir vuruşla gezegenimi vurup alabilir, dünyamı başıma yıkabilirdi.
Bana şöyle bir baktı, burnunu çekti ve hayatının en iyi atışını yaptı. Biraz da anormal kütle çekiminin yardımıyla bilyeme doğru kavis alan misket, göbekten "çotk!" diye vurdu. Gezegenimi çok seviyordum, ama bir oyunbozan da değilimdir. Gerçeği kabullendim.
 
Yıllar geçti. Ama hâlâ ne zaman bir sivilcem çıksa, çekinerek üzerine bastırırken o akışı yeniden hissedebilecek miyim diye pür dikkat kesiliyorum. Oysa hepsi sadece can sıkıcı küçük kırmızı birer noktadan ibaret oluyor. Bir yandan da gazetelerden borsanın genç yeteneği, minik milyarder İbrahim Taşakıtan'ın daha onaltı yaşında büyük başarılara nasıl imza attığını okuyorum. İşte benim herkesten gizlediğim büyük sırrım bu. Sahip olabileceğim bütün ünü ve parayı aptal bir misket oyununda kaybetmiş olmam. Aptallığımdan o kadar utanıyordum ki, bunu bugüne kadar herkesten sakladım. Ama artık önemi yok. Gençken yapılan yüzbinlerce hatadan biri, diğerlerinden farklı olarak insanın bütün hayatını etkileyebiliyor. Buna rağmen, her sabah, bile bile yaptığım hatalarımla dolu gençliğim, camı açıp dışarıya bakıyor ve dünyaya meydan okurcasına "Vooaaaaarrrgggp!" diye bağırıyor.
November 05

Giz

Newton o korkunç sırrı keşfettiğinde
Önce kimseye söylememeye karar verdi.
Ama aradan iki ay geçti;
Yattı, kalktı, kirayı ödedi;
Amaan, dedi, satarım ebesini.
Ve dünya yerçekimini öğrendi.
September 30

Technicolor Ghosts of Vivid Madness

Çekmecemde aşağıdaki mektubu buldum. Ne zaman yazdığımı ya da benim yazıp yazmadığımı bilmiyorum. El yazısı benim küçük kargacık burgacık yazıma benziyor. Morpheia kim tanımıyorum. Bahsedilen yer neresi bilmiyorum. Korkuyorum.
 
"Sevgili Morpheia,
 
Renklerden Mor'a bıraktığınız sevindirici yorum için teşekkür ederim. Hayır, Sencivanoğlu'nun maceralarını okumadım. Ama bir gün televizyonda gecenin dördünde bir reklam gördüm, arayan ve sattıkları kellik kapatma spreyini alan ilk 10 kişinin bedava bir tatil kazanacağını söylüyordu, hemen arayın diyordu, hemen aradım, kredi kartı numaramı verdim, kazanmıştım, ilk on kişiden biri bendim, milyonlarca liraya saçın kel bölgelerini siyaha boyayan bir saç spreyi ve bedavaya Perseus Takımyıldızı'na bir gezi almıştım.
 
Biz onumuzu üstü açık bir citysighting otobüsüne bindirdiler, onu da Houston'da şu Discovery'yi yaptıkları gibi Amerika'dan kiralanmış bir rokete monte edip bizi uzaya fırlattılar. Ateşleme geri sayımı yapılırken çok heyecanlanmıştım, ama yine de aklım diğer dokuz kişinin saçlarına kayıyordu ve dikkatim dağılıyordu, hiçbirinde kelliğin izi yoktu, acaba sprey gerçekten çok mu işe yarıyordu, yoksa onlar da benim gibi ihtiyaçları olmadığı halde spreyi tatili kazanmak için mi almışlardı? Bu düşüncelere dalmışken gerisayımı unutmuştum, birden havalandık. Müthiş bir duyguydu, yüzümde ve bütün gövdemde basıncın ve itkinin hayvansı vahşiliğini hissetmek inanılmazdı. Sonra dünya arkada kalınca yediğimiz G'ler de bitti, otobüsü fırlatan roketleri bıraktıktan sonra Perseus'a kadar yavaş ve monoton bir yolculuk yaptık. Arada bir muavinler bayat kek ve çay ikram ediyorlardı, her seferinde su ya da çay yerine kola içtim, gaz yaptı, 25 saatlik yolculukta aynı koltukta oldukça rahatsız oldum, uyuyamadım da. Arkamdaki talihli de koltuğumu yatırmama itiraz ediyordu, bir soluma, bir sağıma dönüyordum, dizlerim ön koltuğa yapışmış sıkışıp bunalıyorlardı, discmanimin pili bitmişti müzik dinleyemiyordum, kitap okuyamıyordum midem bulanıyordu.
 
Takımyıldıza vardığımızda oldukça yorgundum, ama saatler boyunca seyrettiğimiz yıldızlı siyah monoton arkaplandan sonra gördüklerim aklımı başımdan aldı. Etrafta rengârenk bir cümbüş vardı, saykodelik yaratıklar sürrealist varlıklarla oyunlar oynuyorlardı, mor ejderhaları, üniversiteye giden böcekleri, şapkacı satirleri, filolar yöneten mankenleri hep orada gördüm. Bu blog'a yazdıklarım, bir haftalık her şey dahil tatilim boyunca Perseus Takımyıldızı'nda gördüklerimden etkilenerek yaratılmıştır. Bunu itiraf etmeliyim. Hayatımın o en güzel tatilini, marşmelov çiçeklerinin yetiştiği ve altın rengi petrol kuyularının çalıştığı tepede yaşayan kel tavşan-peri'yi, ona saç spreyimi hediye edişim ve birlikte balıkçı Refik'in meyhanesine gidip kafaları çekmemizle başlayan güzellikleri, bu benzersiz tavşan-peri'yle büyülü üç gün boyunca yaşadıklarımı kendime saklıyorum. Sadece bu imgeleri nereden bulduğumu merak edenlerinizin, hepsini Perseus'tan arakladığımı bilmeniz yeterli.
 
Bu mektup benim itirafım, günah çıkarışım, vicdanımı rahatlatma çabam ve af dileyişimdir. Gidişimizden daha da yorucu bir dönüş yolculuğu, oldukça sıcak bir atmosfere giriş deneyimi ve epey sert bir inişle dünyaya geri gelişimin hissettirdikleri, surround ses sisteminden küçük mono hoparlörlere dönmek gibiydi, I-max sinema salonundan çıkıp 34 ekran televizyonda siyah beyaz sessiz filmler seyretmek gibi, cdleri bırakıp kaset dinlemek gibi, Pentium 4'ü çöpe atıp tekrar Commodore 64 kullanmaya başlamak gibiydi, eksikti ve özellikle hem tavşansız hem de perisizdi. Tekrenkli hayata dönmenin bunalımını atlatmak aylarımı aldı. Şimdi yazdığım öyküler, gözlerimi kapatıp müziğin çaldığı yıldızları hatırlayışlarımın izleridir. Hiçbirini ben yaratmadım. Her şeyi Perseus Takımyıldızı'nda gördüklerim ve hikayelerini dinlediğim Perseuslu ozanlardan çaldım. Bu zavallı insan müsveddesini mazur görün. Yaşamaya devam edebilmek için bunu yapmaya mecburdum. Her canlı gibi ben de, içten gelen engellenemez bir dürtüyle, ne kadar anlamsız olursa olsun, bu sefil hayatı bırakamadım, nefes almak için hırsla çabaladım, ve ancak bu onursuz hırsızlıkla ayakta kalabildim. Size yalvarıyorum, bana acıyın, beni affedin sevgili Morpheia. Ben sizin yaptığınız ve henüz yapmadığınız bütün şeytanlıkları affediyorum.
 
Önünüzde Acı ve Pişmanlıkla İnleyerek,
Frrmack"
September 28

Post Rock

Yeraltında yaşıyorduk. İlişkilerden korkuyorduk. Ben okula gidiyordum. Zararlı gazların kimyasını öğreniyordum. O kendini aside vermişti. Neon tabelalı café-bar masalarında oktagonal haplarla oynuyordu. Kirli duvarlarda rengârenk şekiller seyrediyordu. Bir arkadaşın tünel-evinde tanıştık. Beş ya da yedi kişiydik, neutral milk hotel çalıyordu. Bana bir hap vermişti, saatlerce başbaşa bilgisayarın ekran koruyucusunu izlemiştik. Filmlerden ve Audrey Hepburn'den bahsetmiştik. Herkes yattıktan sonra köşedeki yer yatağında sevişmiştik. Çocuksu masumiyetinde yine de beni korkutan bir şeyler vardı. Gözlerime bakıp adımı fısıldadığı rahatlıkla birdenbire beni sevmekten vazgeçebileceğinden ürküyordum. Aynı zamanda hep bu saflık ve sevgiyle bana bağlanırsa ondan sıkılmaktan korkuyordum. Ondan sıkılmak istemiyordum. Birlikte Kunderalar okuyup hep sevişmeyle sonuçlanan tartışmalar yaptık, alt seviyelerdeki koyu kahverengi göletin kenarında halusinojenlerle birlikte sandviç yedik, karanlık sulardan fırlayan aynı uçan balıkları hayal ettik, şarap içip yüzeye çıkma fikirleriyle eğlendik, gün boyu yatakta dönüp pizza yedik, ayrıntıları atlayarak eski sevgililerimizden bahsettik. Arkadaşlarımız bizi her yere birlikte çağırıyordu, turuncu sodyum lambalarının aydınlattığı ıslak paslı tünellerde elele yürüyorduk, ikimiz de çok mutluyduk, artık güneşi görmek istiyorduk, birbirimizden cesaret alıyorduk. O her zamanki çocuksu anidenliğiyle "bugün yukarı çıkalım" dedi, "tamam" dedim, ne dese tamam diyecektim, birlikte arsenik içmemizi de öneriyor olabilirdi, aşık olmuştum, elele tutuşup yeryüzüne çıktık, ışık çok çiğ ve parlaktı, hava sıcaktı, "seninle burada yaşamak istiyorum sevgilim" dedi bana, "tamam" dedim, bir bebeğin bağırsaklarını deşmemi söylüyor da olabilirdi, aşık olmuştum, bir göl bulup çıplak yüzdük, çam ağaçlarının ortasında bir kulübede yaşadık. Birbirimizden başkasını görmüyorduk. Aylar ya da yıllar geçti. Arkadaşlarımızı unutmuştuk. Bazen tünelleri, ya da yanında kafayı bulduğumuz kahverengi göleti hatırlıyorduk, aşağıda birlikte geçirdiğimiz günlerden bölük pörçük anlar geliyordu aklımıza, pek aldırmıyorduk, artık eskisi kadar sevişmiyorduk, ama mutluyduk, birbirimizin kollarında uyuyup düşen çam yapraklarıyla mikado oynuyorduk. Geleceği ya da geçmişi umursamıyorduk, zaten zorlasak da birbirimizden başka bir şey hatırlayamıyorduk, hâlâ birbirimizi tutkuyla seviyorduk, topladığımız meyvaları yerken çocuğumuz olmamasına hayıflanıyorduk, bir süre sonra anılarımızda çocuklara dair de pek bir iz kalmadı, bir çocuğun neye benzediğini anımsayamıyorduk. Huzurluyduk, çok az konuşuyorduk, isim kullanmadığımız için isimlerimizi de unutmuştuk. Yüzmek, meyva toplamak ve yatmakla geçen günler boyunca sakin bir kaygısızlıkla gülümsüyorduk. Artık konuşamıyorduk, sözleri unutmuştuk, ama birlikte olmaktan hoşnuttuk. Sessizce birbirimize bakıyorduk, mutluyduk ama neden mutlu olduğumuzu bilmiyorduk, nasıl tanıştığımızı, nasıl buraya geldiğimizi çıkaramıyorduk, sadece yan yana varoluyorduk, kışın soğukta birbimize sokuluyorduk, öylesi daha sıcak oluyordu, ama birbirimizi tanımıyorduk. Bazen bu aynı kulübedeki tanımadığımız yabancıdan korkuyorduk, ama hemen geçiyordu, huzurumuz kaçmıyordu, halimizden memnunduk. Yine de birbirimizden uzak duruyorduk, o her gün daha uzakta yatıyordu, sonunda bir gün çıktı ve bir daha gelmedi. O gidince iyice rahatlamıştım, artık daha da mutluydum, hiçbir şeyden korkmuyordum, gözlerimi kapadım, ama tekrar açmayı unutmuştum.
September 27

Işıklı Aşıkların Karmaşık Şiiri

Kasımda kayısı yemek istedi canım dişlerimi kamaştıra kamaştıra.
Kaşıklamak istiyorum kayısıları, çekirdeklerini dışarı fırlata fırlata, sularını fışkırta fışkırta. Kayısı çıkmadıkça taşkınlaşıyorum. Aşıklar arasında arıyorum alnımı karış karış karışlayacak bıçkınları. Bulamıyorum. Şaşıyorum. Karşımda ışıklar fışkırıyor aşıkların kaşlarından şakaklarına doğru. Başlıyorum aşıkların o ışıklı kaşlarını yolmaya. Şarkılar şakıyorum şaşaalı şaşaalı. Şarkılarımdan bereket taşıyor, başaklar kocaman oluyor, vaşaklar doğuruyor. Dallarda coşan kayısılar sıkışıyor. Kaşınan atlar kaşağılanıyor, rahatlayanlar aşka geliyor, koşumları yırtıp kaçıyorlar, kayısıları parçalıyorlar. Artık kaşsız aşıklarım minnettar dişliyorlar artan kayısıları. Dışkılamayın diyorum, kışa kadar içinizde kalsın kayısılar, belki çiçek açarlar.
Ama şaka yapıyorlar bana, sularını kaçırıyorlar kulaklarıma,
kışkırtmayın diyorum, şaka şaka diye anırıyorlar.

Meyva suyunda boğuluyorum.
August 24

Uçan Tekme

Jean Claude Van Damme, bir hamster'ın keskin zekasına ve bir orangutanın çevik yumruklarına sahipti. Yıllar boyunca dövüş filmlerinin vazgeçilmez duayeniyle aynı adı taşımanın sıkıntısını çekmişti. Ortaokuldayken, aktör Van Damme ilk ortaya çıktığında, bunu çok cool bulmuş, sıralara geçirdiği döner tekmelerle arkadaşlarına hava atarken bacağını kırmıştı. Oysa yıllar geçip, bacağı iyileşirken, içindeki yara gitgide derinleşmişti. 50 yaşında bir memur için bu lanetli isim, her gün büroda alay konusu olmak, kahvede ne zaman Van Damme filmi oynasa gevrek kahkahalara maruz kalmak ve bakkaldan ekmek alırken
- Yengeye selam söyle Jean Claude Bey Amca.
- Ne yengesi evlâdım, bekârım ben.
- Yahu dün akşam Özbekistan'da mafyanın karatecisiyle dövüşüp kurtardığın yengeyi diyorum, Hişşş, honkahonkahonkahakahaka (bu çocuk da hep böyle bir tuhaf gülüyordu)
diyaloğunda yer almak demekti. Elbette bekârdı. Hangi saygıdeğer bayan, bu isimde birinin zevcesi olmak isterdi? Hacca gidip Hacı Jean Claude olmak bile yıllardır arzuladığı saygıyı yaratamamıştı. Her gece babası Osman Van Damme ve annesi Hayriye Van Damme'ı rahmetle anıyor, fakat bir yandan da bilmeden alnına yazdıkları bu kahrolası kader yüzünden, ruhlarına fatiha okumadan yatıveriyordu.

Kasvetli bir cumartesi sabahı, "Yeter," dedi. (Artık canına tak etmişti.) Bu duruma bir son verecekti. Ezelî düşmanıyla, hayatı ona zehir eden bu kâfirle yüzleşecek, ona dünyayı cehenneme çevirmenin ne demek olduğunu güzelce anlatacaktı, tabii anlatmak durumu kavraması için yeterli olmayacağından, şu sözkonusu 'dünyayı cehennem etme' hadisesini bir de göstermek gerekecekti, şerefsizin ağzını burnunu kırmanın bu yönde hedefe tam ulaşmasa da oldukça tatmin edici sonuçlar vereceğine inanıyordu. Van Damme'ın dağılmış suratından sızan kanların hayalindeki görüntüsüyle bir an sırıttı. Tereddüt etmeden altın künyesini bozdurup Amerika'ya bir metro bileti aldı. Taksim'den bindiği metro 4. Levent'te "Son Durak" anonsu yapınca kazıklandığını anladı, fakat asla pes etmedi.

Tramvayı, teleferiği ve kendisine bileti satan adamın ışınlanma kabini olduğunu iddia ettiği bir gardrobu başarısızlıkla denedikten sonra doğru yolu buldu. Amerika'ya uçtu, Hollywood'a gitti, o sırada genç bir Amerikan kickbokscusunun babasını oynayan Jean Claude Van Damme'ı film setinde buldu, korumaları atlattı, ara verilmesini bekledi ve sonunda efsanevi aktörü karavanının önünde yalnız yakaladı.

Bu gözüpek fransızı karşısında, plastik bardağından portakal suyu içip kola aromalı bir şekeri kemirir halde, son derece insan bir vaziyette görünce, her şeyi anladı. O ve bu dövüşken varlık birdi, aynı şeyin farklı yüzleriydi. Ancak birleşerek birbirlerini tamamlayacak, eksiksiz bir bütüne dönüşebileceklerdi. Yavaşça ona doğru yürüdü, ellerini şaşkın şaşkın bakan fransızın omuzlarına koydu, ve yüzünde kendinden emin bir gülümsemeyle, "Ged" dedi.

Ama hiç bir şey olmadı. Aktör Van Damme hâlâ şaşkın şaşkın bakıyordu. Ağzından ingilizce bir "Huh?" çıktı. Görünen oydu ki Hacı Jean Claude her şeyi yanlış anlamıştı. İkisi bir ve tek felan değildi. Eh, ne yapalım, bu durumda orjinal plana geri döndü. "Kapuaa!" nidası eşliğinde muhteşem fransızın muhteşem takımlarına bir orangutan yumruğu salladı. Binlerce küçük potansiyel Jean Claude Van Dammecığı öldüren bu câni hareket karşısında Van Damme acıyla inledi ve yıllar sonra prostat olup da soğuk bir perşembe gecesi tuvalette işemeye çalışırken çekeceği sancıya kadar bu kadar büyüğünü hissetmeyeceği ağrı yüzünden, zamanında bir filmin çekimleri sırasında tanıştığı ve uzun soluklu bir ilişki yaşadığı Meg Ryan'ın en mutlu anlarında sevgiyle "Kungfucan ve Sevimli Ninjalar" diye adlandırdığı uzuvlarını kavrayarak kıvranmaya başladı. Hacı Jean Claude, bu cümlenin uzunluğu karşısında bir an durakladıysa da hayatı boyunca çektiği işkenceye odaklanarak nefretini topladığı sol yumruğunu Van Damme'ın sağ meme ucuna indirdi. Tecrübeli dövüşçünün vücudu, henüz bir öncekiyle ne yapacağına karar verememişken ortaya çıkan bu yeni acıyla karşılaşınca hepten şaşırdı. Tek boyutlu zaman doğrusunun bu noktasında Hacı Van Damme'ın sağ ayağı, Tsubasalı çizgi filmlerden öğrendiği Albatros vuruşunu taklit ederek uzun süredir kavuşmayı arzuladığı Van Damme burnuyla buluştu. Artık yerlerde sürünen hısmı karşısında zaferinden emin olan Jean Claude Van Damme bir adım geri çekildi.

Fakat Jean Claude Van Damme yavaş yavaş ayağa kalktı. Ağır ama kararlı hareketlerle Jean Claude Van Damme'a döndü. Yüzünde azmin ve tiksintinin karışımıyla oluşmuş, son derece sert bir ifade vardı. Kaskatı bakışlarla, yavaşça elini burnuna götürdü. Kanayan burundan bir damla kanı, işaret parmağıyla aldı ve ağzına götürüp tattı. Gözlerdeki katılık kesinlikle değişmedi, fakat bu tadılan kan bakışlara bir delilik ekledi. Hacı Jean Claude Van Damme, son derece türkçe bir "Ulan?" diyecekti ki ses hızını aşan bir uçan tekme "U" harfini çıktığı ağıza geri tıktı. Hızını alamayan tekme, hazır gelmişken Jean Claude'un dişlerini de kırmayı tercih etti. Buradan sonrasını Hacı Jean Claude hatırlamıyordu, fakat o gün orada bulunup da ellerinde patlamış mısırlarla olayı seyretmekte olan set görevlilerine sorulsa, Van Damme'ın Van Damme'ı bir temiz dövdüğünü söyleyeceklerdi. Morarmış berelerle evine dönen Jean Claude Van Damme, talihsiz hayatını bu şekilde değiştiremeyeceğini anlamıştı. O da mahkemeye başvurup adını Jet Li olarak değiştirdi ve hayatının sonuna dek mutlu yaşadı.
August 22

Hayat denen işkenceye katlanamıyorum.

Debriyaja bastı. Vitesi bire taktı. Debriyajı biraz bıraktı. Araba titredi. Gaza bastı. Araba vöörrnttü. Debriyajı bıraktı. Araba geri gitti. Gazı bıraktı. Vitesi bire değil geriye takmıştı. Frene bastı. Vitesi bire taktı. Araba zoorççtu. Debriyaja basmamıştı. Debriyaja bastı. Vitesi bire taktı. Debriyajı biraz bıraktı. Araba titredi. Gaza bastı. Araba brummmttu. Debriyajı bıraktı. Araba ileri fırladı. Gaza iyice bastı. Araba karşıdaki duvara çarptı. Araba patladı. Öldü. Annesi buna çok üzüldü. Onu gömdü.
August 17

Renklerden Mor

Karabiberli bir gündü. Gökten ağır ağır karabiber yağıyordu. Yeni parlattığım metal zırhımın içinde, gağırç guğorç sesleri çıkararak güçlükle yürüyordum. Omuzumda birikmeye başlayan karabiberleri elimin bir hareketiyle silktim. Bunu yapmak beş dakikamı aldı, zırh çok ağırdı. Ayaklarım küçük birer buldozermişçesine çimleri eziyordu. Hava acı acı karabiber kokuyordu. Kötü bir şeyler olacağı, sessiz sakin lapa lapa yağan karabiberden seziliyordu. Uzakta, yeşil çimenlerin ortasından yükselen gökdelenlerin arasında, mor bir kütle hareket etti. Gözlerimi kısıp dikkatle baktım. Binalar dışında bir şey görünmüyordu. Hafif hafif sallanarak düşen karabiber tanelerinden başka hareket yoktu. Sonra birden, iki gökdelen arasından mor bir gölge geçti. Gerildim. Yüksek binaların tepesinden mor bir baş uzadı, onu uzun mor bir boyun takip etti. Artık kuşkuya yer yoktu, mor bir ejderhayla karşı karşıyaydım. Popom terliyordu. Fakat bu kadar zırhın arasından o kaşınan popoya ulaşmaya imkan yoktu. Dişlerimi sıktım ve raketimi fermuarlı kınından çıkardım. Ejderha, orantısız uzunluktaki boynu, mor, elipsoid gövdesi, o gövde üzerindeki küçük, bu kocaman kütleyi taşıması imkansız kanatları, dört badi badi mor fil bacağı ve uzun kuyruğuyla gökdelenlerin arasından çıkıp üzerime doğru gelmeye başladı. Anneannemin verdiği okunmuş jelibon ayıcıklarından bir tanesini ağzıma attım ve squash raketimi sıkıca kavradım. Mor dev, yağan karabiberleri yararak yaklaştıkça, devasa boyutlarını daha net algılıyor, kutsal jelibonlara dayadığım ümidimi gitgide yitiriyordum. Öfkeyle ağzını açan kudretli yaratık, bütün hiddetini üzerime kusmaya geldiğini belli eden bir çığlıkla hızını artırdı. Ben de sinirlerimin artık pes etmesini fırsat bilerek beynin kontrolünü eline alan dalağımın emriyle "Kovabungaa!" diye çığırdım. Dörtnala koşan ejderha nihayet önüme ulaştı ve açık ağzını üzerime çevirip binlerce siyah squash topu püskürtmeye başladı. Hızla gelen topları raketimle karşılamaya çalışıyordum, fakat dehşet saçan ağızdan üzerime kesintisiz bir top sağanağı dökülüyordu. Zırhımdan seken toplar dengemi bozuyor, beni sersemletiyordu. Forehand, backhand, tekrar forehand, bütün gücümle savaşıyordum. Enerjim tükeniyor, sağ dirseğim sızlamaya başlıyordu. Maalesef ben de bütün büyük savaşçılar gibi tenisçi dirseği illetinden muzdariptim. Korkunç ağrılar içinde kıvranarak canavarın açık çenesinden durmak tükenmek bilmeden fırlayan toplara vuruyordum. Raketi havada süzülen karabiber taneleri arasından her savuruşumda biraz daha yorgun düşüyordum. Hantal zırhı taşımak artık çok zor geliyordu. Sonumun yaklaştığını hissediyordum, gözlerim kararıyordu. Derken beklenmedik bir şey oldu. Dizlerimin üzerine çökmüş, derman kalmamış kollarımla son vuruşlarımı yapıyordum ki, karşıladığım toplardan biri ejderhanın gözüne geldi. Canı çok yanan hayvan üzerime top yağdırmayı bırakıp arka ayakları yerde, ön ayakları havada kalacak şekilde kalçasının üzerine oturdu, lensi kaymıştı. Bu lensi kayan göze bir de karabiber kaçınca mor ejderha acıyla kükredi. Göz topunun çevik bir hareketiyle lensi düzelttikten sonra bana dönüp, yumuşak bir gökgürültüsünü andıran sesiyle "Forehand'iniz oldukça güçlü, böyle savaşmayı nereden öğrendiniz?" dedi. Nefes nefese "Pete Sampras'ın kasetlerini seyrettim," dedim. "Servisiniz de iyiyse sizden korkulur," dedi gökgürültüsü. Kibarca kendini Cevdet olarak tanıttı. "Mübalağa ediyorsunuz Cevdet Bey," dedim. Biraz muhabbet ettik, birbirimizden çok hoşlanmıştık, bu arada karabiber de dindi. Starbucks'a gidip birer Frappucino içtik. Cevdet, oturunca kırılan sandalyenin parasını ödeme teklifimi şiddetle reddederek durumu kendisi halletti. Bunu izleyen aylarda birbirimizi daha iyi tanıma fırsatı bulduk ve duygularımız derinleşti. Belediyeye müracaat ettik fakat henüz erkek erkeğe evlilikler yasal olmadığı için bir yuva kuramadık. İzdivaç hakkımız için sürdürdüğümüz mücadele bugün hâlâ devam ediyor.
August 04

Bin Devirli Daktilo

Tam ayaklarımı uzatmış keyif çatıyordum ki Münir geldi. Eğer daktiloyu yeterince hızlı tuşlarsam uzay-zaman dokusunda bir yırtık yaratıp Dinazorlar Devri'ne yolculuk edebileceğimizi söyledi. İnanmadım tabii. Ona saçmaladığını, böyle bir delik açabilmek için en azından ışık hızına yakın hızlarda tuşlamak gerekeceğini, bunun için daktilonun uygun olmadığını, belki bir bilgisayar klavyesi olsa bir parça inanabileceğimi, ama daktiloyla gitsek gitsek ancak tımarhaneye gidebileceğimizi, hem zaten Dinazorlar Devri diye bir şey de olmadığını söyledim. Beni dinlemedi. Jura Devri, Dinazorlar Devri ne farkeder dedi. Heyecanlandığını itiraf et dedi. Klavyeyle olur mu bilmiyorum ama Leyla demin daktiloyla gitti dedi. Seni bilmem ama ben gidiyorum merak etmiyorsan gelme dedi. Bütün bunları söyleyince kafam karıştı. Konunun ilgimi çektiğini itiraf etmeliyim. Bir an bütün saçmalıkları gözardı edip dinazor görme hevesine kapıldım. Tamam ulan Münir dedim. Yürü gidiyoruz dedim.

Ve başladım tuşlara olabilgiğince hızlı basmaya. Ne yazdığıma dikkat etmiyorudm. Hatalarımı düzeltmişyordum, hatta önğme bile nbakmıytorduömç Herşey fdurmuştu ve ben çata çöuta tuşlara basıuyotrdum. Parmasklarım birrer işçi arı edasıytla tuşların üzeirnde dansediyorfdlardı. Hızr wtsarttıkkölça komntrolçğ kaytbrteye başfltsafdım. Asdhjgarrytık aıuhds fbhiçş  kdjhssa dlkjlsakdjflksfj. Kadsırfo rsekranoıfe osıjfsfddsf8e lkjncvvlkmajbvnr şbşkfbj kjbnn xvckıbuh dsşfkbı. TAfdsadofhsakıs.,auyefgeŞŞkdZs.f

Aıçk cmadan gelenm esinttrinin şliddetiyle hapşırınca yavaşladım. Yazdıklarım tekrar anlam kazanmaya başladı. Mendille burnumu silerken dehşetle esintinin camdan gelmediğini farkettim. Geniş bir bozkırın ortasında, kucağımda laptop, altımda ofis sandalyesiyle oturuyordum. Münir'e baktım, o da yanımda duruyordu, henüz durumu farketmemişti, gözlerini kapamış çılgınca daktilosunu çatırtlatıyordu. Fakat beni asıl endişelendiren, daktilolu Münir objesinin arkaplanından bize doğru hızla koşmakta olan Allosaurus medius'du. Ellerimle sandalyenin kolçaklarına yapıştım ve ayaklarımla kendimi geri ittim. Allosaurus medius Münir'i iki buçuk lokmada yutarken, ben de ofis koridorlarında oynadığımız trencilik tecrübelerimden yararlanarak hızla uzaklaşıyordum. Münir'le işini beklediğimden çabuk bitiren dinazor bana doğru koşmaya başladı. Geri geri gidiyordum, yüzüm ona dönüktü, arayı kapattığını görebiliyordum. Arkamda 100 metre ötede gördüğüm dar mağara girişi tek umudumdu. Allosaurus iyice yaklaşmıştı, ama mağaraya da artık sadece 20 adım kalmıştı. Kurtulabileceğimi düşünmeye başlıyordum ki, sandalyenin tekeri bir taşa çarptı, tökezledim ve düştüm. Hemen ayağa fırladım, kucağımda kalmış olan laptop'u da kaparak mağaraya koşmaya başladım. Yetişmem imkansızdı, öleceğimi biliyordum. Ama tuhaf bir şekilde bir türlü omzumda o beklediğim ısırığı hissetmiyordum. Mağaraya vardım ve dönüp bakınca dinazorun sandalyeyi yemeye çalıştığını gördüm.

İçeride hemen laptop'u stand-by'dan çıkarıp delice tuşlara basmaya başladım, çılgınca bir hızla çabaladım ama hiçbir şey olmadı. Caps-Lock açık kalmıştı. Ne yazık ki Caps-Lock'u kapatıp tekrar denemeye vaktim kalmadı, laptop'un pili bitiverdi. Pil doluyken şarjda bıraktığım zamanlara okkalı bir küfür sallayıp geleceği planlamaya başladım. Ya günlerce burada saklanıp açlıktan ölecek, ya da Dinazorlar Devri'nde hayatta kalmayı öğrenecektim. Kendimden emin bir tavırla kararımı verdim. Pes etmeyecektim. İnsanoğlunun bu beyinle en muhteşem hayvan olduğunu kanıtlayacak, hayatta kalacaktım. Ne var ki üç gün sonra yiyecek ararken bir Velociraptor mongoliensis beni yedi ve ırkımızın üstünlüğünü kanıtlama hevesim kursağımda kaldı.
August 02

Anne, Mike Hammer'larımı gördün mü?

Kahramanmaraş'ı kar almıştı. Teğmen Dedektif Hüseyin, esrarengiz çöp olayını araştırıyordu. Belediye'nin çöp dökülmesini yasakladığı köşeye, meçhul bir fail ya da failler iki günde bir çöp atıyorlardı. Kahramanmaraş Belediyesi, bu zorlu görevi özellikle Teğmen Dedektif Hüseyin'e vermişti, çünkü Teğmen Dedektif Hüseyin bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun en iyi Teğmen Dedektifiydi.
 
Karın genelde olduğu gibi lapa lapa değil de sert tipi şeklinde yağdığı bir Kasım günü, Teğmen Dedektif Hüseyin yeni bırakılmış çöp yığınından uzaklaşan izler farketti. İzleri takip ederek olayı çözmeye yaklaşırken, aldığı yolun kendini gerisin geri olay mahalline döndürdüğünü farkedememişti. Çöpleri görüp durumu farkettiğinde artık çok geçti. Öleceğini biliyor, ama bir yandan da esrarı çözmüş olmanın tuhaf ferahlığını duyuyordu. Sırtına yediği ilk çifte darbesi akciğerlerinden kan püskürtmesine yol açtı, ama daha ölmemişti. Elini ağzına götürdü, bardak bardak kan tükürüyordu. Çöpü döken şeytani zeka ondan korkmuş, sırrını keşfetmesinden çekindiği için onu aradan çıkarmaya karar vermişti. Zaten yasak yere çöp dökebilen bir zihniyet için cinayet tereddüt edilecek bir mevzu değildi. Teğmen Dedektif Hüseyin, hısmının korkusunda yatan saygı karşısında gururla gülümsedi. Kendisine verilen değeri boşa çıkarmayacaktı. Ölürken bile görevine sadık kalacaktı. İkinci çifteyi yerken, kanlı parmakları duvara uzandı. Düşmanı işini daha fazla şansa bırakmadı ve üçüncü çifteyi kafasının ortasına indirdi. Teğmen Dedektif'in işi bitmişti. Cansız bedeni çöpler arasında, yasak yere atılmış yeni bir çöp konumunda serilmiş yatıyordu.
 
Fakat korkunç düşmanı, ondan korkmakta haklı olduğunu çok acı bir şekilde anladı. Son anında Teğmen Dedektif Hüseyin, katilini ve daha da elim olan çöp dökme suçunun failini dünyaya açıklamıştı. Ve söz konusu failin bu açıklamayı silecek elleri yoktu. Her şey bitmişti.
 
Dibi çöple dolu duvarın üzerinde, kanla "Buraya çöp döken eşektir" yazıyordu.
August 01

Redhead Blues

Çok net hatırlıyorum, Paris'te kanlı bir öğledensonraydı. Sokak çeteleri beş aynasızı sıkıştırıp bıçaklamıştı. Ben Montmarre'da ucuz bir otel odasında cintonik içiyordum. Buraya kimden ve neden kaçmak için geldiğimi unutmuştum. Odamın kapısı çalınıp içeriye kızıl saçlı bir hatun girdiğinde başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Adını bile söylemeden bana hükümeti nasıl devireceğimizi anlatmaya başladı. Neden bana ihtiyaç duyduklarını. Benden başka kimsenin yakalanmadan başbakanlığa sızamayacağını. Yardım etmezsem dünyayı değiştirmelerinin imkansızlığını. "Kes sesini," dedim, "çok güzelsin." Kalkıp onu dudaklarından öptüm. Revolverimi trençkotumun cebime koydum, odadan çıktım ve dünyayı değiştirdim.

Bundan üç yıl sonra, Saygon'da yapışkan sıcak, sivrisinekler ve umarsızlıkla boğuşurken, birdenbire farkettim: Kızıl saçlı meleğim Milla Jovovich'ti. Bunca yıl nereden tanıyorum diye kendimi yemiştim. Hemen Neşe Erberk mankenlik ajansını aradım ve manken olmak için başvurdum. Vietnam'da uluslarası telefon konuşmaları çok pahalıydı ama buna değerdi. Beni önce miço yaptılar. Yıllarca gemilerde çalıştıktan sonra önce tayfa, sonra kaptan, ondan sonra da manken oldum. Uğursuz bir Ağustos günü Pasifik'te fırtınaya yakalandık. Defile yapma çabalarımızın hiçbiri kâr etmedi. Flok yırtıldı, ana direk ortasından kırıldı ve gemi denizin dibini boyladı.

Issız bir adada 5 yıl geçirip börek pişirmeyi ve origami sanatını öğrendikten sonra yüzmeyi öğrenmiş bir panda yavrusu tarafından kurtarıldım. İspanya'da pandadan karaya çıktım. Orada Victoria's Secret yetkilileriyle görüştüm. Eğer onlar için Milano'yu fethedersem beni de Orleans 2018 Victoria's Secret Defilesi'ne çıkarmayı kabul ettiler. İspanya'da aşırı sol grupları örgütleyip gerilla savaşının inceliklerini öğrettim. İngiliz hükümeti gizliden gizliye bizi destekliyor, silah gönderiyordu. 27 Ağustos 2017'de, 200.000 militanımla Milano'yu kuşattık. Oldukça güç koşullar altında geçen 3 ay boyunca kuşatmayı sürdürdük. Cephanemizin tamamen tükenmesine bir iki hafta kala, Milano kapılarında İtalyan ordusunu yenip şehri fethettik. Kalan 5 miltanım şehri yağmalamak, mallara el koyup kadınların ırzına geçmek için şehre dağıldılar. Arka sokaklarda serseriler tarafından soyulup kös kös geri döndüler. Ama bunların benim için hiçbir önemi yoktu. Yıllardır peşinden koştuğum Milla Jovovich'e ulaşmama çok az kalmıştı.

Yüzümdeki kanı kolonyalı mendille silip Victoria's Secret'a telefon ettim. Beni memnuniyetle 2018 Orleans defilesine dahil ettiler. Ben, Heidi Klum, Tyra Banks ve daha birçok başka manken, Varan'ın Orleans seferi için ayırdığı iki kişilik otobüse doluşup kamp şarkıları söyleyerek yola çıktık. Milla Jovovich henüz yoktu, herhalde o bizim gibi sıkışmak istemediği için başka bir yoldan geliyordu. Milla'yla aynı sahnede defileye çıkmak fikri içimi gıdıklıyordu, öpücüğünün çileğimsi tadı hâlâ aklımdaydı. Onun uğruna, sadece kadın iç çamaşırları yapan Victoria's Secret'ın gösterisinde melek kanatları, simli sütyen ve parlak taşlarla bezeli bir tanga giyecek olmak bile canımı sıkmıyordu.

Orleans'a vardığımızda eskimiş kalbim yerinde duramıyordu. Bu işe yaramaz eski tüfek, gençlik yıllarındaki kadar heyecanlanmıştı. Gösterinin yapılacağı binanın önünde duruyordum ve Milla Jovovich, önümdeki kapının ardındaydı. Hayatımın onlarca yıl sonra tekrar anlam ka